20 Ağustos 2013 Salı

Küçük Prensin Güllere Seslenişi

Küçük Prens gülleri bir kez daha görmeye gitti.

 ''Benim gülüme hiç benzemiyorsunuz. Gözümde hiçbir kıymetiniz yok'' dedi onlara. ''Kimse sizi evcilleştirmemiş, siz de kimseyi evcilleştirmemişsiniz. Tilkimin bir zamanlardaki haline benziyor haliniz. 100 000 tilki içinde teki bile benim tilkime benzemez. O dostumdu benim şimdi dünyada eşi benzeri yok''

 Güller çok bozuldu bu sözlere.

 ''Güzelsiniz ama boşsunuz''''uğrunuza kimse can vermek istemez. Elbette, yoldan geçen sıradan viri gülümü gördüğünde size benzediğini sanacaktır. Ama o tek başına hepinizden daha önemli çünkü benim suladığım gül o. Çünkü esen yelden siperlikle koruduğum o. Çünkü kelebek olması için bıraktığım bir ikisi dışında üzerindeki tırtılları ayıkladığım o. ''ÇÜNKÜ SIZLANMALARINA, BÖBÜRLENMELERİNE HATTA SUSKUNLUKLARINA KULAK KESİLDİĞİMDE O. ÇÜNKÜ O BENİM GÜLÜM''


Oscar Wİlde - Herkes öldürür sevdiğini

Oysa herkes öldürür sevdiğini,
Kulak verin bu dediklerime

Kimi bir bakışıyla yapar bunu,
Kimi dalkavukça sözlerle,

Korkaklar öpücük ile öldürür,
Yürekliler kılıç darbeleriyle!

Kimi gençken öldürür sevdiğini
Kimileri yaşlı iken öldürür;

Şehvetli ellerle öldürür kimi
Kimi altından ellerle öldürür;

Merhametli kişi bıçak kullanır
Çünkü bıçakla ölen çabuk soğur.

Kimi aşk kısadır, kimi uzundur,
Kimi satar kimi de satın alır;

Kimi gözyaşı döker öldürürken,
Kimi kılı kıpırdamadan öldürür;

Herkes öldürebilir sevdiğini
Ama Herkes Öldürdü Diye Ölmez ..

Oscar WILDE


14 Mayıs 2013 Salı

Sanma gönül dinlenir

Sanma gönül dinlenir
Ufukta gün batınca
Bunalırım kederle
Gece gelip çatınca

Bakışlarım puslanır
Gönül dağım sislenir
Gözpınarım ıslanır
Sevgi kuşu ötünce

Sevgi yaman bir gerçek
Yar uzakta bir çiçek
Sevgim sürüp gidecek
Ta dirliğim bitince

Bir güzeli özleyiş
İşte en güzel deyiş
Ömür tüket, gönül deş
Sevgi seni tutunca

Yari her bir anışım
Bir ölümdür tanışım
Belki diner yanışım
Son uykuya yatınca.


           Hüseyin Nihal Atsız

 not: Benim için Türk edebiyatının en sürprizlerle dolu ismi olan Atsız sanki burada Exuepery-Küçük Prens'e bile gönderme yapmış.




4 Mayıs 2013 Cumartesi

Ruh Adam'dan Seçmeler

-  Kendisini kainatta yalnız kalmış gibi görüyordu. En yakın ve dost kalpler bile ne kadar uzak ve yabancıydı. Bu akşam nasıl başlayıp nasıl bitmişti ? Demek dünyada kendisine huzur nasip olmayacaktı. Bu ezginliğinin altında yürüyerek değil, gövdesini sürüyerek evine geliyordu. İnsanlar, babalarıyla analarınıın dağ gibi ümitleriyle dünyaya geldikten sonra denizler gibi ümitsizlikler içinde boğularak kaybolup gidiyorlardı.

- Düşünse çıldıracağını anladı ve uyumak üzere, yıllardır manevi bir mezar gibi gördüğü yatağına doğru sessizce yürüdü. Maddi yorgunluk ve manevi bitkinlik uyumasına yaradı. Beyni uyanık olduğu halde gövdesi uyuyordu.

-O da bütün insanlar gibi kendisini biraz yanlış, biraz da eksik tanıyordu.

- Bana insanlardan mı bahsediyorsun ? İnsanlar mazide ve tarihin yaprakları arasında kaldılar. Bu gördüklerin birer karikatürden başka birşey değildir.

- Onlar ne feci mahluklardır ki hürriyet ve adalet çığırtkanlığı ile sürüleri peşlerine taktıkları halde işbaşına geldikten sonra istibdatın koyusunu ve zulmün en hasını yaptılar.

- İnsanlar okunmamış birer kitaptır.

- Bazen bir sevgili için herşey bırakılır yüzbaşım. İnsan bir öfke anında arkadaşını, bir buhran dakikasında kendini öldürebildiği gibi aşk denen hastalığın şiddetlendiği bir sırada da istikbalini, halini, mazisini, herşeyini feda edebilir. Bunları sadece iradesiz, karaktersiz ve zayıf adamlar yapmaz. En kuvvetli insanlarında zayıf anları olur.

- Felaketler ve kederler gibi mutluluklarda geçiciydi.

- Gönlüm dolu ah u zar kaldı.

- Kendi ordusu bütün mevcudu ile düşman safına geçen bir kurmay ne yapabilir ?

- Bir insanın kendisine kızması gibi yıprtacısı şey pek azdı.

- Senin her zaman düşüneceğin şey askerliğindir. Rütbeni alabilirler, ordudan kovabilirler ama askerliğini alamazlar. Askerlik rütbe ve elbise dğeil ruhtur. Izdırap çekmek istiyorsan öyle bir kızı sevmek yerine bir bölüğe kumanda edemediğini düşünsene !

- Edebiyatçı olmanın verdiği yetenekle güzellikleri seçip çıkarmakta ustaydı.

- Acizleri layık olmadıkları mevkilere getiren bir devlet batar.

- Sevginin niçini olmazki ! Düşünsem belki makul bir sebep bulabilirim fakat bu hakiki sebep olmaz çünkü biz önce severiz sonra sevdiğimiz şeyin güzel taraflarını bulmaya çalışırız. Bu bencilliğimizden doğar.



3 Mayıs 2013 Cuma

Mevlana'dan

Allah der ki; kimi benden çok seversen onu senden alırım... ve ekler;  onsuz yaşayamam deme, seni onsuz da yaşıtırım... ve mevsim geçer, gölge veren ağaçların dalları kurur, sabır taşar, canından saydığın yar bile birgün el olur.. Aklın şaşar, dostun düşmana dönüşür, düşman kalkar dost olur, canından çok sevdiğin kişi sana ihanet eder. Öyle garip bir dünya... Olmaz dediğin ne varsa hepsi olur... Düşmem dersin düşersin, şaşmam dersin şararsın... En garabi de budur ya; öldüm der durur yine de yaşarsın...

 Mevlana Jalal ad-Din Rumi



Tu Mira Türkçe Çevirisi

Kill Bill Original Soundtrack'inde yer alan en etkileyici şarkılardan biri olan ''Tu Mira''nın Türkçe çevirisidir.

 Bir gül aşkına ağlar
 Kardan beyaz bir kelebek
 Bedenini basmış gözyaşlarına
 Uçtuğu için susayan tarla kuşu
 Temiz ve duru gölden gökyüzünü içer

 O nisan günü, öğleden sonra
 Benimle gel demiştim sana
 Gelmeye varmadı canın
 Sözün geçmedi canına

 Hayalin hançer olmuş gözlerimi yırtar
 Mutluluğumun treni uzağa gider ve gider
 Daha fazla hayalim kalmadı, senin göründüğün

 Hayalin hançer misali gözlerimi yırtar
 Ve sen, acılarımın ağustos böceği, koparılmış gülüm benim
 Gözlerinin karanlığını düşlediğim zaman
 Kendimi senin resminden uzağa alamam

Bana göre en güzel yorumlardan biri şudur :

http://www.youtube.com/watch?v=JZde0SUAWg0


not: çeviri için ekşisözlük ve uludağsözlükten karışık alıntı yapılmıştır.

Farabi der ki;

Bu dünyada hareket eden şeyler vardır. Hareket ettirici, kendisi de hareketliyse onu da hareket ettiren bir başka hareket ettirici olması gerekir. Bu böyle sürüp gider ama hareket ettiriciler ve hareketli şeyler dizisinde sonsuza dek gitmek olanaksızdır. Öylese hareket etmeyen bir hareket ettiricinin var olması gerekir ki bu da Allah'tır.



İskender Pala

 Divan edebiyatını günümüze taşıyan değerli yazar İskender Pala'nın ve alıntı yaptığı sözlerinden bir demet :

- Dün gece yar hanesinde yastığım bir taş idi
  Altım çamur, üstüm yağmur, yine gönlüm hoş idi

- Verilmemiş selamlardan derin hasretler büyütürüz içimizde

- Aşkın serhatlarında deli akıncılar
  Gibi sevgiliye yakın ve kendine uzak;
  Perperişan ve yarım yamalak,
  Bir kalbe girmek; ölüm kadar
  Cazip ve hayat kadar berrak

- ''Garip olarak ölen, şehit olarak ölür'' - Hadis

- Ne zaman bahar gelse hazırlıksız bulur beni. Bahar gelmiş neyime, kan damlar yüreğime.

- Bayramlarda gönlü yıkıkların ziyaret edilmesini emreder dinimiz ve bir bayram gününde, bir yerlerde bir kırık kalp olacaktır.

- Şiir hüzün kırıntıları serper denir yaralara merhem diye.

- Hüzün harflere sığmayan bir nimet i İlahidir,
  Hüzün her hale şükretmenin diğer adıdır.
  Hüzün uzakları görmektir,
  Hüzün özleyiştir.
  Hüzün ki en ziyade yakışandır bize...

- İvme ey dil, sabr kıl ivmek melalet gösterir
  Görelim ayine i devran ne suret gösterir ?

- Kimsesiz bir kimse yok her kimsenin var kimsesi
  Kimsesiz kaldım medet ey kimsesizler Kimsesi

- Dağıldık topla bizi Allah'ım.

- Ölümün kardeşidir uyku.

- Şafak vakti gelir sancılı zihinlere sık sık rüyalar; gözler açık, gönüller açıkken. Rüyalar bizim şimdi... Ya tabirler kimin ?

- Mevsimler yaşadık, yıllar gördük içini doldurduk. Kimi üretti onu, kimi tüketti.

- Cemalin bayramını görmeyen sevdalar,
  Gam orucunda hilale dönmekte oysa.

- Bahar en eski şarkısıdır tabiatın neşeyle bestelenen. Bahar şiirdir, bahar zaferdir ordusuyla kış kralını mağlup etmiş özgürlük adına.


10 Nisan 2013 Çarşamba

Aimee B (Rock Queen)-future in my hands Türkçe Çeviri

Nerede olmalıysam oradayım
İnanan biri olarak inanmaya söyledim
Ne olmalıysam o oluyorum
Ne yapmalıysam yapıyorum

Ne dediğimi duydun mu ?
Ne demek istediğimi anladın mı ?
Ne gördüysen ilüzyondu
Hayal içinde yaşıyorsun

Devam et devam et gelecek benim ellerimde
Atlatamadığım günler gidiyor
Devam et sonunda ben kendime gelene kadar
İstemediğim sahtekar dünyadan çık git

Şimdi zamanı
Şimdi zamanı

Kaygılıysan bana sor
Sana bütün cevapları vereceğim
Gerçek ya da cesaret senin seçimin
Senin inancın ne istediğindir

Ben kimim ki geleceğin senin ellerinde olacağını söyleyeyim
Beni yalanlardan ve soğuk hilelerden özgür bırak çok korktum
Devam et devam et dünyanın üstünde, zamanın üstünde
Görmeye, hissetmeye, nefes almaya devam
Her zaman istediğim gibi

Harcadığım uykusuz gecelerde
Kalbimi kıran tüm kelimeleri sayıyorum
Tüm geçmişimi buraya bırakıyorum
Sonra eminim dünyayı göreceğim

Devam et devam et gelecek benim ellerimde
Atlatamadığım günler gidiyor
Devam et sonunda ben kendime gelene kadar
İstemediğim sahtekar dünyadan çık git

Şimdi zamanı
Şimdi zamanı

Zamanın peşinden git
Zamanın peşinden git

-----------------------------------------------------------------

Standing where I should be
Believing as I'm told to believe
Being who I should be
Doing what I should do

Did you hear what I said?
Did you get what I meant?
What you saw is an illusion
You're living in delusion

Going on and on I have the future in my hands
Getting lose from days I never could get over
Going on and on until I'm finally myself
Getting out of this dishonest world I never wanted
Now is the time
Now is the time

Ask me if you're anxions
I'll give you all the answers
Truth or dare - it's your choice
Your truth is what you wish for

Who am I to tell you that the future's in your hands?
Set me free from lies and cold deceptions, I'm so scared
Going on and on across this land, across the time
Going on to see, to feel, to breathe
I've always wanted

Sleepless nights I'm spending
Counting all the words that broke my heart
I'm leaving all my past here
Then I'll see the world for sure

Going on and on I have the future in my hands
Getting lose from days I never could get over
Going on and on until I'm finally myself
Getting out of this dishonest world I never wanted

Now is the time
Now is the time

Chase after time
Chase after time.




  not: ilk çevirim olduğu için bazı hatalar olabilir şimdiden özür dilerim :)

15 Mart 2013 Cuma

Beni Hatırla

Sen sıcacık yatağında uyuyorken

Ben fırtınalara karşı durdum

Şeritten şerite savruldum

Uğultulara hapsoldum

Rüzgarlarda mahvoldum

Aslında çaresiz bir ruhtum

Aradığını bulmuş

Bulduğuna kavuşamamış

Galiba çaresizlik aşkmış

Ve ben tehlike denizindeyken

Senin duyarsızlığının çılgınlığıyla

Motor üzerindeyken, yolları devirirken

Birgün olsun beni hatırla ....


15 Şubat 2013 Cuma

Ben Sana Küstüm

Küsmek nedir bilir misin?
Küsmek dürüstlüktür.
Çocukçadır ve ondan dolayı saftır.
Yalansızdır.
Küsmek; seni seviyorum' dur.
Vazgeçememektir.
Beni anlatır küsmek.
Kızdım ama hala buradayımdır, gitmiyorumdur, gidemiyorumdur.
Küsmek; nazlanmaktır, yakın bulmaktır, benim için değerlisindir.
Küsmek, sevdiğini söyle demektir.. Hadi anla demektir.
Küsmek; umuttur, acabaları bitirmektir, emin olmaktır.

Yani, diyeceğim o ki,
Ben sana küstüm.

                             
                            Nazım Hikmet Ran



Geri Gelen Mektup

Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden?
Bilmem, bu yanardağ ne biçim korla tutuştu?
Pervane olan kendini gizler mi alevden;
Sen istedin, ondan bu gönül zorla tutuştu...

Gün senden ışık alsa da bir renge bürünse;
Ay secde edip çehrene yerlerde sürünse;
Her sey silinip kayboluyorken nazarımdan
Yalnız o yeşil gözlerinin nuru görünse...

Ey sen ki kül ettin beni onmaz yakışınla,
Ey sen ki gönüller tutusur her bakışınla!

Hançer gibi keskin ve çiçekler gibi ince
Çehren bana uğrunda ölüm hazzı verince

Gönlümdeki azgın devi rüzgarlara attım;
Gözlerle günah işlemenin zevkini tattım.

Gözler ki birer parçasıdır sende ilahın,
Gözler ki senin en katı zulmün ve silahın,

Vur şanlı silahınla gönül mülkü düzelsin;
Sen öldürüyorken de, vururken de güzelsin!

Bir başka füsun fışkırıyor sanki yüzünden,
Bir yüz ki yapılmış dişi kaplanla hüzünden...

Hasret sana ey yirmi yılın taze baharı,
Vaslınla da dinmez yine bağrımdaki ağrı.

Dinmez! gönlün, tapmanın, aşkın sesidir bu!
Dinmez! ebedi özleyişin bestesidir bu!

Hasret çekerek uğruna ölmek de kolaydı,
Görmek seni ukbadan eğer mümkün olsaydı.

Dünyayı boğup mahşere döndürse denizler,
Tek bendeki volkanları söndürse denizler...

Hala yaşıyor gizlenerek ruhuma "kaabil";
İmkanı bulunsa idi, bütün ömre mukabil

Sırretmeye elden seni bir perde olurdum.
Toprak gibi her çiğnediğin yerde olurdum.

Yaklaşması güç, senden uzaklaşması zordur,
Kalbin işidir, gözle görülmez bu güzellik.

                                                     Selim Pusat - Ruh Adam

Mutlak Seveceksin

Sevda gibi bir gizli emel ruhuna sinmiş;
Bir haz ki hayalden bile üstün ve derinmiş.
Gökten gelerek gönlüne rüzgar gibi inmiş,
Bir sır ki bu,ölsen bile açamazsın...
Anlatması imkansız olan öyle bir an ki,
Hülyadaki ses varlığının gayesi sanki...
Bak emrediyor:Daldığın alemden uyan ki,
Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın...

Kalbin benim olsun diyorum,çünkü mukadder...
Cismin sana yetmez mi?Çabuk kalbini sök,ver!
Yoktur öte alemde de kurtulmaya bir yer!
Mutlak seveceksin beni,bundan kaçamazsın...

Ram ol bana ,ruhun yeni bir aleme girsin...
Yazmış kaderin :Aşkıma ömrünce esirsin!
Aklınla ,şuurunla ,hayalinle bilirsin.
Mutlak seveceksin beni ,bundan kaçamazsın...

                                Hüseyin Nihal Atsız


Sesleniş

Yalnızım,ne kadar aranıp dursam,
Baş ucumda seni bulamıyorum.
Güneşten vazgeçip susuz olsam da
Seninle olmadan olamıyorum.

Şu yollar bilmem ki dağ mı, ova mı?
Gitsem bulur muyum kendi yuvamı?
Kuş!Yolun nereye?Bizim eve mi?
Sen götür,ben haber salamıyorum.

Her gece orda bir yaslanan mı var?
Sessizce kirpiği ıslanan mı var?
Uzaktan bana bir seslenen mi var?
Ne diyor?Sesini alamıyorum.

Acaba yaşlı mı kahverengi gözlerin?
İçimde bir derin yara gözlerin...
Daldı mı uzak bir yere gözlerin?
Görmüyor,bilmiyor,bilemiyorum...

Günleri sayarım,geceler iner,
Beklerim geceyi,yıldızlar söner,
Gizli bir yaram var,durmayıp kanar;
Neresi? Bulup da silemiyorum.

Ulaşsa da sana yolların ucu,
Varmaya yetmiyor Atsız`ın gücü.
İçimde duruken bu kadar acı,
Hala yaşıyorum,ölemiyorum.


               Hüseyin Nihal Atsız




Özleyiş

Özledim... Yanıklık canıma değdi...
Özledim, yıllarca daha özlerim.
Hasret türkü olsa, ben onu çalsam,
Kırılıp giderdi nice sazlarım...

Yatın ümitlerim, uykuya yatın!
Bitin hasretlerim, tükenip bitin!
Ayrılık ateşi çetinmiş, çetin;
Onunla dikleşir bütün düzlerim.

Yanımda sanrım, bakarım düştür;
Güldüm zannederken gözlerim yaştır.
Umduğum ne varsa hepside boştur;
Yinede bekliyor onu gözlerim.

Sazlar var: Durmadan gurbeti çalar;
Hayal var: Gözümü, gönlümü çeler.
İçimde bir bülbül şakıyıp çiler:
Özledim, yıllarca daha özlerim...

                           Hüseyin Nihal Atsız



Cezzar Ahmed Paşa

 Cezzar Ahmet Paşa; Napolyon Mısır ve Ortadoğu'yu işgal ettiğinde Osmanlı ordusunun başında Napolyonu durdurmakla görevli komutandı. Napolyon Cezzar Ahmet Paşa'ya yazdığı bir mektubunda onun çok yaşlı oluşuyla alay ederek teslim olmasını söyler. Cezzar Ahmet Paşa'nın cevabı ise:


''Geri kalmış birkaç günlük ömrümüzü de küffar ile cenklerde geçiririz. Hamdolsun gücümüz yeter, elimiz silâh tutardır.
  Biz ki, vezir Cezzar Ahmet Paşayız, devlet bizi bu kaleyi düşmana teslim etmek için vezir yapmadı. Biz, şahadet rütbesini kazanmadan bir karış toprak vermeyiz.
  Biz veziriz, devlet bize bu kaleyi emanet etti. Allah ve Peygambere iman edenler son nefese kadar dövüşürler.''
 Fakat Cezzar Ahmet Paşa'nın en büyük cevabı ise Napolyon'un ordularını bozguna uğratması ve cüce Napolyo'nu topukları götünde askerlerini geride bırakarak bozguna uğramış halde Fransa'ya kaçırtması olmuştur :)




Türkçülüğün Esasları - Kitap Eleştirisi



Tarihler çoğu kez rastlantısal rakamlar olarak düşünülür ama öyle değildir. Bu hipotezi konumuz olan ‘’Türkçülüğün Esasları’’ için düşünürsek neden 1923’te yayımlandığını anlarız. 1923 hepimizin bildiği gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş tarihidir. Devlet i Ali’nin devamı olan Türkiye Cumhuriyeti  eskiden kalma bürokratik- askeri kadroları, zihniyet yapısını muhafaza etmiş olmasına karşın yine eskiden kalan zihniyet yapısıyla siyasal başarısızlıklarına günah keçisi aramış bu keçiyide ‘’Doğu Kültürü’’ olarak ilan etmiştir. Yine eskiden kalan batılılaşma sevdasıyla hareket  eden siyasal elitler batılı anlamda milliyetçi ideolojiye yönelmiş bunun sonucunda da tezat olarak yerli kaynaklara ihtiyaç duymuşlardır. İşte bu batılı-yerli karışımı kaynaklardan biride Ziya Gökalp’ın ‘’Türkçülüğün Esasları’’ adlı eseridir. Cumhuriyet’in kuruluş döneminde siyasal elitlerin başında bulunan Mustafa Kamal’ın bu eserden çok etkilendiği bilinmektedir.
  
Öncelikle kitabın girişi gerçekten çok ilginçtir; ‘’Türkçülüğün Tarihi’’ bölümünde Ziya Gökalp’ın saygı duruşunda bulunduğu kişilerden  Ahmet Vefik Paşa’ya yer verilmektedir. Ahmet Vefik Paşa’nın Türkçülüğünden bahsedilirken şu satırlara rast geliriz: ‘’Ahmet Vefik Paşa’nın bu bilimsel Türkçülükten başka, bir de sanat Türkçülüğü vardı. Evinin bütün fertlerinin elbiseleri genellikle Türk ürünüydü. Hatta, çok sevdiği kızı Avrupa modeli bir terlik almak için çok ısrar ettiği halde ‘’evime Türk ürünlerinden başka bir şey giremez’’ diyerek bu arzusuna engel oldu’’
  
Görüldüğü gibi Ziya Gökalp ki kendisinin kaynaklarda Sosyolog olduğu belirtilmekte -fakat unvanını nereden aldığını bilmediğim için burayı geçiyorum- yani bilim insanı unvanına layık görülmüş biri olarak övdüğü, yücelttiği komik olaylara bakılarak yazdığı kitap hakkında daha girişte fikir sahibi olunabilir. Bu kesinlikle önyargı değildir. Eğer dünyadaki en kaliteli malzemeleri toplayıp bir yemek yaparsanız içine 1 mg zehir koymanız bile o yemeği mahvetmeye yetecektir.
 Ziya Gökalp eserini bölümler halinde kaleme almış, her bir bölüm kitabı sosyolojik bir incelemeden çok Cumhuriyet Halk Fırkası Siyasal Programı gibi göstermektedir. Bölümlerde kopuk olarak Türk tarihinden, Türk külütüründen ve Türk Dilinden örnekler verilmiştir. Çok geniş bir alana yayılmış olan ve dolayısıyla tekil bir yapı göstermemesine rağmen Ziya Gökalp tezlerini destekleyen, belki de çok minimal ve sınırlı bir alanda görülen olayları genelleyen örnekleri seçip gerisini gözardı etmiştir.
  
Ziya Gökalp’in duygusal saplantılarının yapmaya çalıştığı bilimin ve mantığının önüne geçmesine karşın bazı yönleriyle yaşadığı dönemin ilerisinde olduğunu kabul etmek gerekir. Türkçü olmasına karşın onun Türkçülüğü ırka dayalı değildir. Bu yönüyle yaşadığı dönemin batı dünyasından çok ilerde bir düşünce yapısına sahiptir. Milli bağların yetiştirilme, kültür ve duyguya bağlı olduğunu, bunu bilimin kanıtladığını söylemiş ve Türk’üm diyen her ferdin Türk kabul edilmesi gerektiğini, millette soykütüğü aranmamasını belirtmiştir. 
 Maalesef bu görüşlerden etkilenmeyen Afet İnan gibi azılı ırkçılar, hastalıklı düşünceleriyle Mimar Sinan gibi ‘’Dünyaya’’ malolmuş kişilerin mezarını açtırarak ırkını belirlemek için kafatasını ölçme yoluna gitmiştir.
 Ziya Gökalp bize coğrafi olarak yakın olan Türkleri daha çok benimser. Ziya Gökalp’in benimsediği Türk’ler Oğzular’dan ibarettir. Bize coğrafi olarak uzak olan Türklerle birleşmenin yakın tarihte olanaksız olduğunu düşünmüştür.

 Gökalp Karacoğlan, Dadaloğlu gibi halk şairlerini ve yapıtlarını yüceltmiş, divan edebiyatını olumsuzlamıştır. Saray şairlerini halktan kopuk olmakla, Türk olmamakla suçlamıştır. Sanatın halk için olduğunu destekler Gökalp. Günümüzde batı bireyselciliğiyle anılmakta olmasına karşın bilmememe rağmen geçmişte öyle olmadığını düşünüyorum. Öyle olsaydı Gökalp onu da sahiplenirdi.

Ziya Gökalp’in kültür-medeniyet ayrımı çok ilgi çekicidir.  Kültürü ulusa özgü nitelendirirken, medeniyeti çokuluslu tanımlar. ‘’Milli kültürü kuvvetli fakat medeniyeti zayıf bir milletle, milli kültürü bozulmuş fakat medeniyeti yüksek olan başka bir millet politik bir mücadeleye girince, milli kültürü kuvvetli olan millet her zaman galip gelmiştir’’ diyerek bunu desteklemek için Eski Mısır ve Farslar’dan başlayarak Çanakkele Savaşı’na uzanan örnekler vermiştir. Eğer yaşasaydı ve Amerika örneğini görseydi demekten kendimizi alıkoyamıyoruz.

 Ziya Gökalp’in doğu batı karşılaştırması çok ilginçtir. Avrupa’nın Rönesans, Reform gibi hareketlerden sonra Ortaçağ’ın skolastik düşüncesinden kurtulduğunu, İslam aleminin 20. yy’da hala kurtulamadığını belirtir. Büyüyen şehir nüfuslarının sanayileşmeyi sonrasında da işbölümünü doğurduğunu bizde bunun olmadığını ve tüm bunların sonucunda Avrupa’nın sanayide çok ilerlemesinin tank, uçak, denizaltı gibi müthiş savaş teknolojileri geliştirdiğini ve bunların karşısında Dinimizin ve Vatanımızın nasıl korunacaığını sorar. Çözüm olarak ‘’Avrupa medeniyetine tam bir biçimde girmek’’ der. Oysa kendi hemde aynı kitapta milli kültürü kuvvetli olan milletlerin yüksek medeniyetlere politik anlamda hep üstün geldiğini söylemişti. Maalesef kitap bunun gibi bir sürü çelişkilerle doludur.

 Kitap sloganlarıyla daha da ilginçtir ‘’milletini tanı, ümmetini tanı, medeniyetini tanı’’, ‘’Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, Batı Medeniyetindenim’’. Bu sloganların amacı kimlik oluşturmak istenmesidir. Cumhuriyeti kurmuş olan Devlet-i Ali’nin askeri-seküler elitleri vatandaşları şekillendirilecek nesneler olarak görmüş ve bu hakkı kendilerinde bulmuşlardır. Bu da bizlere Fransız Devrimi sonrası iktidarı ele geçiren Jakoben’leri hatırlatmaktadır. Jakobenler de toplumu kendi keyiflerine göre şekillendirmeyi kendilerinde hak olarak görmüşler, müdahelelerde sınır tanımamışlardı. Diğer ortak nokta ise iki kesiminde milleytçi temeller üzerinde hareket etmesiydi. Milliyetçilik akımının Fransız Devriminden sonra başladığı kabul edilmektedir fakat Türk Milliyetçiliğinin zihinsel yapısı kopya derecesinde aynıdır görüldüğü gibi.

 Gökalp dil konusuna da eğilmiştir. Dil o dönemde gerçekten çok ciddi bir sorundu ve hala günümüzüde de bu sorun devam etmektedir. En basitinden;  Gökalp yazı diliyle halkın konuşma dilinin aynı olmasını savunmuştur. Ülkelerin kullandıkları dilin başkentlerine ait olduğunu fakat İstanbul’a (buradan o zamanlar Ankara’nın geçici başkent olacağı düşünüldüğü varsıyalabilir) ait dilin arapça farsçanın gramer etkisiyle yapaylaşıp halkın geri kalanına da zorla kabul ettirilemeyeceğini söylemiştir. 2013 yılında ise dilde sadeleştirme yanlısı Gökalp’in  kitabın okurken anlayamadığımız Arapça-Farsça kökenli kelimelerin çıkması da sorunun günümüze kadar geldiğini göstermektedir.

 Gökalp dil üzerine birçok tartışmaya daha girdikten sonra ‘’milli edebiyat’’, ‘’milli müzik’’ gibi konulara girmiştir.  Zihniyet yapısı itibariyle toplum mühendisliğinden vazgeçememektedir.  ‘’Doğu müziğine gelince; bu, tamamen eski halinde kaldı. Bir taraftan çeyrek sesleri koruyordu diğer yönden armoniden hala yoksun bulunuyordu. Farabi tarafından arapçaya(kitapta yayınevinden mi kaynaklı, yoksa Gökalp’in mi tercihidir bilinmez Türkçe hep büyük harfle yazılır, arapça, osmanlıca ve farsça hep küçük harflerle-kamer yayınları) aktarıldıktan sonra bu hasta müzik sarayların rağbetiyle’’

 Milliyetçilik iddiasında bulunan, 200 sayfalık kitabında 2000 tane ‘’Türk’’ kavramı yazan biri Doğu Kültürü’ne duyduğu nefreti bir farkında olmadan çok net biçimde yazıya dökmüştür. Oysaki Türk Milleti Doğu’ya aittir. Tarihinin son 1000 yılını bu topraklarda geçirmiş, bu kültüre adapte olarak yaşamıştır. Maalesef Gökalp bunları görememektedir. Doğu müziklerine cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren büyük kin duyulmuştur. Cumhuriyet rejimi kinini eyleme dönüştürmüş, uzun yıllar boyunca Doğu Müziği’nin icra edilmesini ve dinlenmesini yasaklamıştır.
  
Doğu’ya ve ona ait olana duyulan kin kadar Osmanlı’ya karşı da büyük bir kin ve nefret duyguları bulunmaktadır. Gökalp ‘’ Diğer sanatlarımız tamamıyla halk tarafından yaratıldıkları için, tamamen millidirler. Dans, mimari, nakkaşlık, ressamlık, hattatlık, marangozluk, demircilik, çiftçilik(?), boyacılık, çulhacılık, halıcılık, kilimcilik vs.. Osmanlı yüksek tabakası; bedenle ilgili olan veya el aracılığıyla yapılan bu işleri sıradan saydığı için halka bırakmıştır.’’ Oysa ki Topkapı Saray Müzesi’ne, Dolmabahçe’ye  gidilirse en basitinden Osmanlı Padişahlarının yaptıkları ve yaptırdıkları resimler görülebilir.  Osmanlı döneminin en ünlü tablosu belki de ‘’Kaplumbağa Terbiyecisidir’’, sanatçısı Osman Hamdi Bey ise üst düzey bir yöneticidir. Halk tarafından kaç tane resim yapılmıştır?  Göçebe yaşamış bir toplumun üst düzey mimari yeteneklere sahip olması neyle açıklanabilir? Esasen bu zihniyet Türk Milleti’ne en büyük zararı vermektedir objektif davranmayarak. Türk Milleti efsanelerle, ona atfedilen özelliklerle değer kazanmaz, tarihe attığı imzasıyla ve hoşgörülü adil yönetimiyle kendini göstermektedir.

 Ayrıca Gökalp milli sanatlarımızı(?) sayarken gerçekten milli olan ve dünya çapında meşhur olan sanatlarımızı maalesef unutmuştur. İlginç yanı bu sanatlarımız halka ait olan sanatlardır. Çinicilik(Özellikle İznik) ve Camcılık(Beykoz İşi)

 Ziya Gökalp’te etnosentrik algılamalar vardır. ‘’Büyük milletlerden her biri, medeniyetin özel bir alanında birinciliği kazanmıştır. Eski yunanlılar estetikte, Romalılar hukukta, yahudilerle araplar(yine küçük yazılmış) dinde(!?!), Fransızlar edebiyatta, Anglo Saksonlar ekonomide, Almanlar müzik ile felsefede, Türkler de ahlakta birinciliği kazanmışlardır’’
  
Ziya Gökalp’in bakış açısı kesinlikle normal insanlardan daha farklıdır. Dönemine göre üstün bir hukuk sistemi geliştirmiştir Romalılar. Peki geliştirdikleri sistem günümüz şartlarına ya da 20 yy a uygulanabilir miydi ?  Gökalp şüphesiz milletleri koşu pistindeki atletler gibi görme eğilimindedir. Subjektif değer yargılarını dayatmaktadır ve kesin doğru olarak görme yanılgısı içerisindedir. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki siyasal elitlerin tutumu da kesinlikle buydu; onları istekleri gerekliydi, düşündükleri doğruydu. Onlar bir şeyden hoşlanıyorsa güzeldi ve diğerleri de hoşlanmalıydı. Halk nasıl olsa zamanla alışırdı cahil oldukları için zamana ihtiyaçları vardı. Bilgi birikimleri artınca onlar da gerçeği anlayacaklardı. Ya onlar da yönetime talip olmaya kalkarlarsa? İşte bu çelişki zamanında görülen yönetsel çelişkilerin temelidir.
  
Ziya Gökalp o kadar dahiyane kullanmıştır ki kelimeleri ciddi mi yoksa çok ustaca ironi mi yapıyor? Anlaşılamamaktadır.  Türkler’de ahlakı anlatırken bunları sınıflandırmıştır; Vatani ahlak, Aile ahlakı, Cinsel ahlak gibi.. Vatani ahlakı anlatırken Mete Han ile Tatarlar arasındaki diplomatik bir krizden bahsetmektedir. Tatar Hakanı’nın savaş bahanesi olarak Mete Han’ın en sevdiği eşini istediği, Mete Han’ın ise savaştan dolayı vatanının zarara uğramaması, savaş çıkmaması için eşini gönderdiğini anlatır. Aynı yazar birkaç sayfa sonra aile ahlakından bahsedecektir. İlginç bir diğer konuysa husumetin ‘’Tatar Hakanı’’ yani Türkler arası olmasıdır. Ziya Gökalp’ın buradaki düşünce yapısının izdüşümü tarihten gelmektedir.  Herşey vatan içindir, halkta devlet içindir. Kişiler vatanın çıkarları sözkonusu olduğunda eşlerini, ahlaklarını feda edebilirler, bu normaldir. Maalesef tarihimiz boyunca özellikle de yakın tarihimizde ‘’vatana’’ en çok zararı da bu görüş ve görüşe sahip kişiler vermiştir.

Ziya Gökalp; ‘’Eski yunanlıların medeniyette öğretmenleri İskitler,  eski  Keldanilerin Sümerler olduğu gibi eski Germenlerin üstatları ver öğretmenleri de Hunlardı’’ der. Aslında bu cümle ‘’Türkçülüğün Esaslarının’’ tarihimizde ne kadar önemli olduğunun bir kanıtıdır. 1930 yılında Mustafa Kamal Atatürk tarafından desteklenen ‘’Türk Tarih Tezi’’ ve ‘’Güneş-Dil Teorisi’’ bu kitaptan etkilenmiştir. Bu tarz saçma, bilimsellikten uzak görüş ve fikirlerin amacı kesinlikle kişilerin bağlı bulunduğu milletleri yüceltmek istemesiyle alakası yoktur. Objektif olarak bakılacak olursa Türkler tarih boyunca çok büyük işler başarmışlardır, onur duyulacak bir millettir. Şüphesiz istisnalar da vardır. Durum bu kadar net iken Saçma çabalar içine girilmesinin nedeni piskolojik olarak yetersizlik, kendi tarihini küçük ve hor görme, Batı’ya karşı aşağılık kompleksinden kaynaklanmaktadır.  Kızılderililer gerçekten akrabamız olabilirler, aramızda büyük benzerlikler olabilir fakat bunu kanıtlamak için genetik, arkeoloji vb…  bilim dalları yardımcı olmalıdır. Niagara şelalesinin adını orayı gören Türklerin ‘’Ne yaygara! Ne yaygara !’’ tepkisinden aldığını düşünmek bile bilim adamlarımız için itibarlarının zedelenmesi ve ülkemiz için utanç kaynağıdır.

 Ziya Gökalp Batı’nın gelişmelerinden birini de ‘’işbölümü’’ ve ‘’uzmanlaşmaya’’ bağlamıştı. Durumun tersi olarak kendisi düşünsel alanda sadık kalmamıştır. ‘’Dinde Türkçülük’’ bölümünde kişisel olarak halkın Türkçe ilahi bölümlerinde daha şevkle ibadet ettiğini düşünmüş bu sebeple ibadetlerin Türkçe yapılması gerektiğini söylemiştir.
  
Ziya Gökalp’in kitapta belirttiği iktisadi düşüncelerine gelirsek; genel olarak devletçi ekonomik yapıyı benimser. İngilizler’in, Almanlar’ın çok güçlü ekonomik yapıya sahip olmasından dolayı açık pazarı olumsuzlar. Gümrük vergisinin sadece güçlü ekonomilerin işine yaradığını düşünür çünkü onlar sürekli hammadde ithal edip, fabrikasyon ürünlerini ihraç ederler. Sanayileşme kaçınılmaz olarak milli-ekonomik programımız olmalıdır ona göre.

 Ziya Gökalp’in Türkçülüğe dini değerler atfetme çabası kitapta çoğu yerde görülmektedir. Tezlerini, görüşlerini kuvvetlendirmek için ‘’Aşkın bir Güç’’ ten destek almış olabilir. Bunu tarihimizden gelen ‘’Kut’’ anlayışıyla bağdaştırabıiliriz. ‘’Türkiye’de Allah’ın kılıcı halkçıların pençesinde ve Allah’ın kalemi Türkçülerin elindeydi. Türk vatanı tehlikeye düşünce, bu kılıçla bu kalem birleştiler. Bu birleşmeden bir toplum doğdu ki adı Türk Milleti’dir.’’  Burada destanlaştırma, efsaneleştirme çabası da görülür. Tarihteki Oğuz Kağan, Ergenekon destanı gibi olaylara gönderme yapılmak istenmiş olabilir.
  
Gökalp kitabını sonlandırırken zamanında bütün milletleri  yendiğimizi şuan medeni anlamda geri olduğumuzu, medeni anlamda ilerlediğimiz zaman tekrar dünyanın egemenliğini ele geçireceğimizi söylemiştir. Bunu gelecek nesillerden beklemektedir. ‘’Ey; bugünün Türk genci! Bütün bu işlerin yapılması, yüzyıllardan beri seni bekliyor.’’  diyerek kitabını sonlandırmıştır.
  
Şüphesiz ‘’Türkçülüğün Esasları’’  içerik kalitesi olarak fazla anlam ifade etmese de Türkiye Cumhuriyeti’ni etkilemiştir.  Mustafa Kamal’ın bu kitaptan çok etkilendiği bilinmektedir.         " benim etimin kemiğimin babası Ali Rıza efendi, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp'tir " demiştir.

 Kitabın dikkat çekici unsurlarından biri de Türk tarihini kopuk olarak ele almasıdır. Osmanlı’nın başarılı dönemlerinden, kişilerinden bahsetmez. Orta Çağ’da Selçuklular, Memlukler dönemindeki yaşam stili ele alınmaz. Örnekler sürekli eski Türk tarihindendir. Bu bilinçli, siyasi bir tercihtir.
  
 Kitabı değerli yapan Türkiye tarihinin ilk örneklerinden olmasıdır. Günümüze yayımlansaydı büyük bir ihtimalle Ulusal Tv’de 3 ay reklamı yapılacak ve kampanyalı satılacak ve sonrasında unutulacak bir kitap olacaktı.  Ziya Gökalp ise bu performansının karşılığı olarak Sözcü gazetesine yazar olarak atanacaktı.

 ‘’Türkçülüğün Esasları’’ sadece bir kitap değildir. Tarihten günümüze ulaşmış bir zihniyet yapısının birikimidir. Bu birikim kitabın her bölümünde fışkırır ve kendini gösterir.  Bir dönemi ve arkasındaki zihniyet yapısını öğrenmek isteyenlerin başvuracağı ilk kaynaklardan biridir. Cumhuriyetin ilk yıllarının özetidir.

Bir Kimlik Peşinde Türkiye Kitap Özeti



 Prof. Dr. Feroz Ahmad, Hint asıllı ABD ve Türk vatandaşı tarihçidir. Feroz Ahmad Lisans öğrenimini İngiltere’de yapmış tez olarakta İttihat ve Terakki Cemiyetini yazmıştır. Türkiye’nin yakın tarihi konusunda uzmandır fakat kendisini diğer uzmanlardan ayıran bir fark vardır; kendi deyişiyle olaylara dışardan bakan biri olduğu için tarafsız ve herkesten farklı bakan biridir. Bu da bizim sıradışı şeyleri görmemizi ve öğrenmemizi sağlar.
 İncelemiş olduğumuz ‘’Bir Kimlik Peşinde: Türkiye’’ kitabını yazar 13.yy Anadolu’nun siyasi durumu ve Osmanlı’nın kuruluşundan başlatır.  Anadolu’nun onlarca beylik barındırmasına rağmen neden Osmanlı’nın içlerinden sıyrıldığını sorgular. Osmanlı Bizans sınırında olduğu için bilinçli olarak Anadolu’daki Selçuklu mirasına talip olmamıştır. Bu duruşuyla hem diğer beyliklerle mücadele ederek kendini yıpratmamış hem de Hıristiyan toprakları üzerine genişlediği için dini nitelik taşıyan ‘’Gaza’’ sistemiyle askeri nüfusunu artırabilmiştir. Yazarında belirttiği gibi ‘’Gaza’’ sistemi çok önemlidir. Düşmanlarınız yüksek tutarlar ödeyerek, isteksiz, her an ihanet içinde bulunabilecek, savaşta kendi canını daha çok düşünen askerlere sahipken; ölümü göze almış hatta istemiş, inancı için savaşan bu yüzden ekip arkadaşlarına ve üstlerine bağlı, gönüllü masrafsız, heyecanlı ve aktif askerlere sahipsiniz. Bu o dönemde çoğu devletin sahip olmadığı imkanlardı ve Osman ve Orhan Gazi bunu çok iyi kullanmıştır.
 Osmanlı’nın yükseldikten sonra duraklamasını da açıklar Ahmad. Coğrafi keşifler sonrası Osmanlı’nın sahip olduğu toprakların ticari önemini kaybetmesi, Sınırları aşırı genişlemiş olan Osmanlı’nın elinde bulunan çoğu toprağa güvenlik ve diğer nedenlerle aşırı harcamalar yapması ve tüm bunlara ilaveten Amerika kıtasından gelen değerli madenlerin Osmanlı ekonomisi üzerinde enflasyonist etkiler oluşturması.  Bu ekonomik nedenleri saydıktan sonra Osmanlı Padişahlarının sınırları aşırı genişlemiş olan devletin yönetsel zorluklarını gidermek için yetkilerini sadrazama ve diğer bürokratlara devretmesini de sayar. Tüm bunlara rağmen Osmanlı’nın 18.   yy a kadar hala belirli bir gücü olduğunu, askeri alanda üstünlük sağlayabilmiştir.
  Askeri üstünlük ise yeniçeri ocağının tamamen bozuk, düzensiz bir yapı haline gelmesiyle sona ermiştir. Enflasyonist etkiler sonucu yeniçeriler daha çok maaş istemiş, karşılayamayınca da zanaat dalları aracılığıyla ek işler yapmaya başlamışlar, çocuklarını ve yakınlarını maaş aldırmak için ocağa kaydettirmişlerdir. Uzun süredir kendilerine destek veren ulema sınıfıyla esnaflar da artık rahatsız olmaya başlamışlardır. Patlak veren Yunan isyanını da bastıramayınca yeniçeriler iyice gözden düşmüş, halkında desteğiyle ‘’vakayı hayriye’’ isimli olayla(hayırlı olay) kanlı bir biçimde ortadan kaldırılmışlardır.
 Artık yeniçerilerin desteği olmadan, ulemanın elinde reformları engelleme gücü kalmamıştı ve dolayısıyla da reformlar hızlanmaya başladı. Modern yöntemleri öğrenmeleri için Avrupa’ya öğrenciler yollandı. Aralarında ‘’Tıbbiye’’ ve ‘’Harbiye’’ gibi okullar kuruldu. Tüm hükümet yapısı kurumsallaştırıldı, bürokrasiye katıldı. Yeni orduda geçmişe ilişkin tüm bağlar kopartıldı, Bektaşi tarikatı yasaklandı böylece ordu ile din arasındaki ilişki kalktı. Osmanlı Subayları aldıkları modern eğitim ve yeni görünümleriyle laik ilerlemenin öncüleri oldular. Osmanlı toplumunda değişim isteyen bir yükselen orta sınıf bulunmadığından bu rol bürokratlara kaldı. Sonra imparatorluğun ekonomik liberalleşmesi ve dünya ekonomisine eklemlenmesi sonucunda ortaya bir ticari-endüstriyel Müslüman orta sınıf çıkmadığı için Babıali bürokratların biçimlendirmekte olduğu yeni devlete tamamen bağlı olacak yeni bir sınıf yaratmak amacıyla toprak sahiplerine yöneldi. Bu çoğu yerde aşiretleri güçlendirdi, bazı yerlerde ise pamuk ve tütün gibi değerli ürünlere yönelen toprak ağalarından bir kısmını kapitalist çiftçilere dönüşmüşlerdir.
 Tanzimat’la beraber gayrimüslimler hem eşit vatandaş olmuşlar hem de ayrıcalıklarını vermek istememişlerdir. Müslümanlar ise Tanzimat reformlarının bu faydalarından hiçbirine sahip olamadılar. Bu toplumsal memnuniyetsizlikten,  Yeni Osmanlılar olarak bilinen yeni bir hareket doğdu. Bu, rejimi eleştiren ilk modern muhalefet hareketiydi. Yeni Osmanlılar, yüksek bürokratları, paşaları, Avrupalıları, Levantenleri(imparatorluğa yerleşmiş avrupa kökenliler) ve bazı Hıristiyanları toplumda ayrıcalıklı bir grup haline getirerek Müslüman nüfusu ihmal ettikleri için ikaz ettiler. Babıali’yi, Avrupa’ya ekonomik ödünler verdiği ve imparatorluk ekonomisini güçsüzleştirdiği için eleştirdiler: Tanzimat reformları modern bir ekonominin doğmasını sağlamamış, Osmanlı ekonomisinin Avrupa ekonomisine boyun eğmesine yol açmıştı. İmparatorluğun bazı bölgeleri tamamıyla bir Avrupa ülkesinin ekonomisine eklemlenmiş ve İstanbul’la ilişkileri zayıflatmıştı. Suriye’nin ekonomisi Fransa’ya, Irak’ınki de İngiltere’ye kenetlenmişti; Osmanlı İmparatorluğu parçalandığında da bu bölgeler adı geçen ülkelerin mandasına verildiler. Yine de, Yeni Osmanlılar da Tanzimat döneminin bir ürünüydüler.
 Yeni Osmanlılar aydınlar grubuna aitlerdi ve seçkinlerden ayrı olarak hareket edecek bir toplumsal dayanakları yoktu. Eğitimleri ve kültürleri onlar köylülerden, kentlerdeki esnaf ve zanaatkarlardan ayırıyordu. Devrimi tetiklemek bir yana, gerçek değişim getirmenin tek yolunun fikirlerine sempatik yaklaşan bir hükümdarı tahta çıkarmak olduğuna kanaat getirmişlerdi.
 Namık Kemal Yeni Osmanlılar arasındaki en önemli düşünürdü. Fikirleri arasında en etkilisi vatanseverlik/Osmanlıcılık’tı: Tüm Osmanlılar’ın, dinleri ve dilleri ne olursa olsun, Osmanlı Hanedanı’na değil de Osmanlı vatanına bağlılık borcu vardı. Osmanlılar’ın hızlı gelişme gösterememesinin sebebi İslam’ın bir engel oluşturması değil, imparatorluğun dünya pazarının bir parçası haline dönüşmüş olması, ekonomik ve politik hayatının Avrupa tarafından yönlendirilmesiydi. Üstesinden gelinmesi gereken sorun da buydu.
 Osmanlıcılık ve İslam’la kıyaslandığında Türkçülük ideolojisi marjinal ve bire bir olarak Fransız Leon Cahun veya Macar Armin Vambery gibi Avrupalı Türkologların eserlerini bilen küçük bir aydınlar grubuyla sınırlı kalmaktaydı. Gaspıralı İsmail, Yusuf Akçura, Ahmet Agayev gibi öncüler Türkçülük akımına güncellik kazandırdılar.
  II. Abdulhamid döneminde endüstri kısıtlı ve yerel ölçekliydi; zanaatkarlar deri, cami kumaş, kağıt ve el dokuması halı üretimi gibi işer üzerinde yoğunlaşıyorlardı. Sonuç olarak, Osmanlı endüstrisi azgelişmiş kaldı ve ancak Cumhuriyet döneminde sanayileşmeye yönelik önlemler alındı.
 Abdulhamid’in eğiitim reformları en önemli reformlar oldu ancak bunlar aynı zamanda rejimin zayıflamasına da yol açtı. Padişah bu reformları başlatarak adeta kendi mezarını kazdı. Böylelikle Müslüman nüfus arasında eğitim önemli ölçüde genişlerken yine de gayrimüslimler arasındaki hıza yetişemedi. Ortaokul ve Lise eğitimine önem verilirken ilköğretim ihmal edildi, böylece de genel cehalet oranı yüksek kaldı. Ancak şehirli alt-orta sınıf üyeleri için özellikle askeri ve bürokratik kariyer amaçlı laik eğitim, sınıf atlama aracına dönüştü. Hamidiye dönemi okulları, alt-orta sınıf mensuplarına askeri okullara girerek sınıf atlama imkanı tanıdı. Jön Türk hareketinin pek çok üyesi bu toplumsal sınıftan geldiler ve eğitim onlara bürokrasinin yolunu açtı. Laik eğitim almış subayların çoğu Abdulhamid karşıtıydı ve sultan da mektepli – yan, Harbiye’de eğitilmiş- laik subaylara karşı ihtiyatlıydı.
 I.Dünya savaşı sırasında devlet tarafından desteklenen ideoloji pan-İslamizm ve Osmanlıcılık’tı; genelde belirtildiği gibi Türk milliyetçiliği değildi.  İttihadçı çevrelerde artan bir milliyetçi bilinçlenme vardı ve bu, bir Rusya Türkü olan Yusuf Akçura’nın çevresinde toplanmış Türk Yurdu grubunda kendini ifade ediyordu. Savaş yorgunluğunun sonucunda Osmanlıcılık ideolojisi yerine ‘’Türk Anadolu milliyetçiliği’’nden bahsedilmeye başlandı.
 Savaş yenilgiyle sona ermişti, ama 10 yıllık meşrutiyet yönetimi, özellikle de savaş yıllarında, Osmanlı toplumunu değiştirmişti. Savaş, İttihadçılar için, toplumsal olan her şeyi ve bizzat toplumu belirlemişti. Dinamikleri gereği savaş, tüm diğer toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel süreçleri boyunduruğuna alarak en kapsamlı olay haline gelmiş ve doğrudan ya da dolaylı olarak toplumun her bireyini etkilemişti. Çoğunluk için yıkımı temsil eden şeyler bazı Müslümanlar için nimet olmuştu. Bunlar, zenginleşerek yeni bir işadamı sınıfı, doğmakta olan bir burjuvazi oluşturdular. Bu yeni sınıfın doğuşu, belki de on yılın en önemli gelişmesiydi. Anayasanın yeniden yürürlüğe konması sonrasında, kimi aydınlar Osmanlıların kapitalizmi kurup kendi burjuvazilerini yaratmadıkça 20. Yyda hayatta kalamayacaklarını gözlemlediler. Bunu gerçekleştirmek İttihadçıların temel görevlerinden biri haline geldi. İttihad ve Terakki Cemiyeti bir milli ekonomi kurulması kampanyasına imparatorluk çapında küçük ticari işletmeler ve bankalar açarak önderlik etti; böylece, yeni rejimle arasında çıkar birliği olan bir küçük çekirdek grup oluşturdu. Eylül 1914’te kaputilasyonlar kaldırılınca büyük toprak sahipleri ürünlerini –buğday, pamuk, tütün, vb..- doğrudan Alman ve Avusturyalılar’a satarak zenginleşti. Bu tür insanlar, Sevr Antlaşması’nın yerine getirilmesini önleme amacıyla savaş sonrasında ortaya çıkan milliyetçi hareketin belkemiğini oluşturdu.
 Özetle, Meşrutiyet dönemi Osmanlı halklarının, özellikle de kendilerini Osmanlı yerine Türk olarak görmeye başlayanların zihniyetini değiştirdi. Eğer Türkler 2. Meşrutiyet dönemini yaşamasaydı, vatan ve millet kavramları yaygınlaşamayacaktı. Memleket ve halk padişahın malı olarak kalacaktı. Halk, hala ‘’Haşmetmeapları en iyisini bilir, onun hikmetinden sual olunmaz’’ diye düşünecekti. Bu şartlar altında bir milli mücadele mümkün olmazdı. Büyük ihtimalle bugün ortada bir Türkiye Cumhuriyeti olmaz ve Türkiye Ortadoğu’da ancak bir krallık olabilirdi.
Osmanlı İmparatorluğu, savaşın sonunda bitkinlikle çökmüş, eski yönetici seçkin tabakanın, halife olan padişahın başta kalması şartıyla galiplerin yönetici seçkin tabakanın, halife olan padişahın başta kalması şartıyla galiplerin yönetimini kabul etmişti. Ancak, Jön Türkler dönemi tüm eksilerine rağmen bir Müslüman, seçkin karşıtı ve yeni canlanan bir burjuva sınıfı yaratmıştı ki, bunlar haklarını korumak amacıyla savaşmaya, yeni bir vatanseverler ülkesi kurmaya hazırdı. Bu grubun üyeleri, Trakya ve Anadolu’da, Müslümanlar için galip devletlerden ‘adalet’ isteyen Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri kurdular. Bunlar, yerel isteklere aracılık eden yerel örgütlerdi, çünkü henüz ortada ne bir ulus kavramı ne de bu ulusun yerleşeceği toprak kavramı vardı.
 Monarşi, büyük ölçüde padişahın taktik hatası sonucunda kaldırılmıştı ama bu kişiler halifenin yeni Türkiye’yi cumhurbaşkanı olarak yönetmesinde bir engel görmüyorlardı. Bunlar, tıpkı kendilerinden önceki ittihadçılar gibi, Türkiye’nin önceden bir sultan-halife, şimdiyse bir cumhurbaşkanı halife tarafından, aşağıdan saldırılamayacak ama yukarıdan kolayca yönlendirilebilecek bir sembolik makam tarafından yönetilebileceğine inanıyorlardı. Öte yandan, Kemalistler ise, toptan bir toplumsal, ekonomik ve siyasi dönüşüm istiyorlardı. Devleti artık geleneksel toplum kuralları ve semboller ile yönetmek istemiyor, Türkiye’yi 20. Yüzyılda hızla ilerletecek yeni,laik bir ideoloji yaratmak istiyorlardı. Bu, dinin devletten ayrıldığı değil, devletçe kontrol edildiği bir laik toplum yaratmak demekti. Onlar için çağdaşlık ekonomik ve toplumsal boyutlarla birlikte siyaseti ve kültürü de içeren geniş bir bütünlüktü. Geleneksel, ataerkil toplumlarını kökten ıslah ederek hem çağdaşlığı hem çağdaşlaşmayı başarmak istiyorlardı.
 1923 sonrası Kemalizm’in siciline bakacak olursak rejimin gelenekselcilikten baş döndürücü bir hızla modernliğe doğru ilerlediğini görürüz. Hükümet demokratik olmayabilirdi ama en azından yeni-ataerkil padişahlık da değildi. Kemalistler, laikliği yani dinin devletten ayrılması ilkesini değil, devletçe denetlenen İslam’ı getirdiler. İslam’ı reform programları ve devrimlerini, gerektiğinde Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından meşrulaştıracak şekilde kullanmaya niyet ettiler. Bilgi ve bilim, ‘hayatta en hakiki mürşit’ olarak tanımlanmaya başladı. Şehir kadınları da bir modernleşme rejiminde bir şekilde çağdaşlaşmadan yararlanmaya başladılar.
 Yeni rejim sonunda güvendeydi;  eski rejim, milliyetçi muhafazakarları ve eski İttihadçılarıyla birlikte yenilmişti.  Latin alfabesi, Arap alfabesinin yerine konuldu ve bu Osmanlı geçmişiyle büyük bir ayrılığa yol açtı. Eski yazı bilenler bir gecede okuma yazma bilmez hale geldi ve işlerinden olmamak ,için en kısa sürede Latin alfabesi öğrenmeye çalıştılar.
 Kemalizmin ilk yıllarında milliyetçilik kucaklayıcıydı. Mustafa Kamal’ın ünlü sözü ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’, Almanya ve İtalya’nın faşist rejilerinde revaçta olan doğum, kan veya etkinlik fikrine tersti. Yeni Türkiye’nin sınırlarında yaşayan herkes kendine ‘Türk’ diyecekti. Bu, vatanseverlerin milliyetçilik yorumuydu.
 Devletin dinden ayrılmasından çok devletin dini konuları kontrol etmesi olan laiklik de aynı şekilde yoruma açıktı; kimileri liberal bir tavır sergilerken kimileri ise aşırı bir görüşler, İslam’dan tamamen kaçınan bir tavır sergilediler.
 Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı olarak geçirdiği on beş yıl içinde Atatürk yeni bir kimlik edinmiş ve kendi kendine yeterli ve bağımsız bir millet yaratmayı başarmıştı. Bir ülkeyi yarı feodal, kırsal temellerinden çağdaş bir endüstri ekonomisine dönüştürme projesini başlatmıştı. Tüm ulusun enerjisi yurt içinde gelişmeye odaklanmışken Türkiye’nin dış politikası da statükoyu korumak üzerine kurulmuştu. 1923’te Cumhuriyet kurulduğunda, Türkiye kibrit gibi basit bir şeyi bile üretemez durumdaydı. Ancak 1930’ların ortalarına gelindiğinde, fabrikalar tekstil ürünleri, şeker, kağıt ve çimento üretiyordu; bir İngiliz firması demir-çelik sanayini kurma aşamasındaydı. Demiryolları gibi yabancı sahipli işletmeler, her ne kadar kamulaştırma yerine devletleştirme terimi seçilmiş olsa da, devlet tarafından satın alınıp kamulaştırılmıştı. Daha çok demiryolu hatları kurularak bunlar ulusal demiryolu ağına bağlanmıştı; bunun amacı da ulusal bir Pazar yaratmaktı. Türkiye artık kendi kendini doyurabiliyordu ve bazı ürünlerini de Avrupa’ya ihraç ediyordu. Yine yeni doğmakta olan tekstil sanayinde kullanılan yün ve pamuk gibi hammaddelerde de Karadeniz madenlerinden gelen kömür konusunda olduğu gibi kendine yeterliydi. 20.  Yüzyılın gerekleriyle örtüşen yeni bir ideoloji ve sembol oluşturmayı seçti Mustafa Kamal. Her ne kadar liberal demokrasiyi sonradan kendi radikalliğini frenleyici olarak görse de, bir muhafazakar olmadığından ne laik modernizmden ne de liberal demokrasiden çekindi. Toplumu sınıflar temelinde ve sınıf çatışmasına dayalı olarak incelemesiyle Marxizm  Kemalizm’e bir alternatif oluşturuyordu ve Mustafa Kamal bununla yüzleşmeyi reddetti.
 Her ne kadar yaşamı boyunca bunların hepsini tam olarak kullanmadıysa da, Atatürk siyasi partiler, sendikalar, hür bir basın, ifade özgürlüğü gibi liberal kurumların mantığını kabul etti. Rejimin varsayımı ise bu kurumların Türk toplumu gerekli gelişim aşamasına geldiğinde kullanıma sunulacağı şeklindeydi. Atatürk 1938 Kasımı’nda öldüğünde, Cumhuriyet döneminde yetişmiş yeni nesil, bildikleri her şeyin onunla birlikte öldüğünü düşündü. Birçok kişi için Atatürksüz bir Türkiye düşünmek imkansızdı, çünkü o yeni Türkiye’yle, Cumhuriyet’le eşanlamlı hale gelmişti. Bu sebeple Atatürk’ten sonra gelen yöneticiler, olgunlaşma dönemine girmiş olan bir ülkeyi yönetebilmek için kendi otoritelerini kurmak gibi zor bir görevle karşı karşıya kaldılar.
 II. Dünya Savaşı ve ülkedeki tarafsızlık ve seferberlik, ekonominin 1930’larda elde ettiği ne kadar kazanım varsa hepsini zayıflattı. Hükümet  1940’ın ocak ayında istifçiliğin, vurgunculuğun ve savaşın çıkışından beri süren yokluğun önüne geçmek amacıyla Milli Korunma Kanunu’nu yürürlüğe koymak zorunda kaldı. Temel ihtiyaç maddelerine narh uygulanmaya başlandı ve kiralar Nisan 1940 seviyesinde donduruldu. Çalışma saati günde üç saat uzatıldığı gibi birçok işyerinde haftalık tatiller de kaldırıldı. Dolaylı vergiler şeker, çay, ulaşım gibi temel gereksinimlerde önemli ölçüde artırıldı. Almanlar’ın Rusya’daki başarısı ülkedeki ırkçılara kendi azınlıklarını taciz etme cesareti verdi ve bu öyle bir ölçüye ulaştı ki Kasım 1942’de Meclis, kötü bir iz bırakan ve tartışmalı gelir vergisi yasasını, ‘’Varlık Vergisini’’ çıkardı. Verginin görünürdeki amacı savaştan kazanç elde eden işletmelerden 360 milyon dolar civarında para toplamaktı ama vergiler vergi mükellefinin zenginliğine değil dinine göre belirlenmekteydi. Müslümanlar, gayri Müslimler, yabancılar ve 17. Yüzyılda İslam’ı benimsemiş olan bir Yahudi topluluğu olan ‘dönme’ler için ayrı listeler vardı. Bu vergiler sonucunda pek çok gayri-müslim varlıklarını(gayrimenkuller, fabrikalar vs..) satmak zorunda kaldı ve bunlar yeni Müslüman burjuvazisi tarafından piyasa değerinin çok altında fiyatlarla, bu sınıfı hem zenginleştirecek hem de hükümetten yabancılaştıracak şekilde satın alındı.
 Alman ordusunun Şubat 1943’te Stalingrad’da teslim olması sonrasında azınlıklar üzerindeki baskı azaldı ve durum Berlin’in aleyhine dönmeye başladı. Bir ay sonra, bir Türk Yahudisi olan Avram Galante Meclis’e seçilirken, Alman yanlısı gazeteci Yunus Nadi koltuğundan oldu. Bunlar İnönü’nün Almanya’ya karşı sürdürmekte olduğu iyi niyetli tarafsızlıktan vazgeçerek Müttefiklere doğru kaydığının işaretiydi. Eylül 1943’te Doğu Anadolu’da bir çalışma kampına gönderilen Varlık Vergisi kurbanları affedildi ve Mart 1944’te de vergi kaldırıldı. Alman para ve propagandasıyla desteklenen ve hükümet çevresinde bile etkili olan ırkçı pan-Türkist hareket sonunda yasaklandı ve kovuşturulmaya başlandı. 1944 Mayısı’nda liderleri mahkemeye çıkarıldı ve bizzat İnönü pan-Türkizmi 19 Mayıs Gençlik Bayramı konuşmasında suçladı. Duruşma ancak 1947’de, Soğuk Savaş döneminde, artık düşman Almanya’da değil Moskova’yken sonuçlandı. Sanıklar beraat ettikleri gibi bir de yıkıcı bir ideolojiye, yani komünizme karşı çarpışan vatanseverler olarak övüldüler. Pantürkizm, uluslar arası siyaset oyununda kullanılacak bir araç olmuştu.
 Savaş sona ererken, İnönü rejimi kendini iç karartan bir durumda buldu.Türkiye’deki insanların büyük çoğunluğu zorluk içindeydi. Piyasada, tüm temel ihtiyaç maddelerinin kıtlığı vardı. 1942’nin ocak ayında ekmek karneye bağlanırken tarım ürünlerinin zorla toplanmasını öngören bir yasa da çıkarılmış, bürokrasi hariç tüm sınıflar rejimden yabancılaştırılmıştı: işadamları birkaç Müslüman’ı zenginleştiren ama devletin ne kadar mutlakıyetçi olabileceğini de gösteren keyfi gelir vergileri nedeniyle; toprak ağaları ile köylüler tarım yasaları ve jandarmanın sert, keyfi tutumu yüzünden; kentli kitlelerse kendilerini aşırı çalıştırıp az maaş veren ve kendilerini aç bırakan çalışma yasalarından dolayı bu durumdaydı.
 İsmet İnönü Müttefikler’in faşizm karşısındaki zaferinin bir sonucu olarak dünyanın köklü bir şekilde değiştiğini fark etti ve yurtta bir patlama olmadan kendinin de duruma müdahale etmesi gerektiğini gördü. Türk siyasal sistemi bir muhalefet partisinden yoksundu ve o da böyle bir partiye izin verecekti. Faşistlerin yenilgisi Türkiye’de tek parti rejiminin meşruiyetini zayıflatmış olmakla birlikte, iç etkenler bunu daha da savunmasız kılıyordu. Askeri-bürokratik seçkinler, toprak sahipleri ve yükselen burjuvazi arasındaki işbirliği Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın ve Kemalist rejimin ilk döneminin başarılarına yol açmıştı. Rejimin kendi başarısı hem kentsel hem kırsal kapitalizmin gelişmesi, bu ittifakı eritti. Ayrıca, ekonomi büyük bir sermaye girişine muhtaçtı ve bu sadece Amerika tarafından sağlanabilirdi. Washington ise kendince devletçilik karşıtı güçleri ve serbest piyasa oluşumunu cesaretlendiriyordu. Türkiye’de, sorun yalnız CHP içindeki liberal ve devletçi güçler arasındaki bir çatışmayla çözülebilirdi; sistemi liberalleştirmek bir yana, devletçiler devlet üzerindeki hakimiyetlerini daha da artırmak istiyorlardı.
 Ocak 1945’te toprak reformu tasarısı ülkedeki düşünce sahiplerini iki kutba ayırdı. Devletçiler toprağın yeniden dağıtılmasını, toprak ağalarının siyasi ve iktisadi güçlerini kırmak, Türkiye’yi Balkan devletlerine benzer bir bağımsız küçük toprak sahipleri cumhuriyetine dönüştürmek istiyordu. Toprak Kanunu olarak bilinen tasarı yasalaşsa da CHP, Ocak 1946’da Demokrat Parti’nin kurulmasına yol açacak şekilde parçalandı. İnönü Cumhurbaşkanı olarak Türkiye’yi savaştan uzak tuttu ama ‘milli şef’ ünvanıyla baskıcı bir yönetim uygulaması yüzünden kitlelerce benimsenmedi.
 Demokrat Partililer amaçlarının Türkiye’de demokrasiyi geliştirmek olduğunu iddia ediyorlardı. Müdahaleci devleti sınırlandırmak, bireysel hak ve özgürlükleri geliştirmek istiyorlardı. Demokratlar, siyasi insiyatiflerin halktan gelmesi gerektiğini öne süren popülistlerdi. Tıpkı Jön Türkler dönemindeki liberaller gibi özel teşebbüs ile birey adına konuşuyorlardı. Kısa süre içinde kentli nüfusun eğitimli kesiminden gazeteciler ve akademisyenlerin yanı sıra burjuvazi ile entelektüellerin çoğunluğunu taraflarına çektiler. Toprak ağalarının desteğine zaten sahiplerdi. Halk Partililer ise nihayet toplumda kendilerine ve partilerine karşı husumet hissettiklerinde partiyi ve toplumu liberalleştirmeye başladılar. İnönü ‘milli şef’ ve ‘CHP’nin daimi başkanı’ sıfatlarını bıraktı, partinin her dört yılda bir genel başkan seçmesine razı oldu. Ancak halk bunları göstermelik değişiklikler olarak gördü. Haklıydı da, çünkü İnönü parti genel başkanlığından uzaklaştırıldığı 1972 yılına kadar görevini korudu !
 Demokrat Partililer 1950’de genel seçim yapıldığında, yirmi yedi yıllık Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında çekilmiş olan acıların toplumsal hafızadaki yerini istismar etmişlerdi. Seçmenlere İnönü iktidarda kaldığı sürece hiçbir şeyin değişmeyeceği söylenmişti; Atatürk değil de İnönü tek parti mutlakıyetçiliğinin sembolü olmuştu. Demokrat Partililer, ayrıca Türkiye’nin sorunlarından devleti değil de partiyi sorumlu göstererek bürokrasinin desteğini de kazanmışlardı. Bürokrasinin desteği veya kesin tarafsızlığı olmasaydı DP kazanamayabilirdi, çünkü Türk halkı, bürokratlardan hem çekiniyor hem de onların izinden gidiyordu.
 Demokratlar’ın 1950 seçim zaferi modern Türkiye’de bir dönüm noktası olarak görüldü. İktidar partisi seçmenin iradesini kabul etmişti ve bu da demokratik süreç için, komünist otoriterlik ile ‘hür dünya’ arasında bir çatışmanın ortaya çıktığı o dönemde, önemli bir adım olarak görülüyordu. Aslına bakılacak olursa, Türkiye^’deki değişiklik göründüğü kadar dramatik değildi. DP tarafından temsil edilen siyasi güçlerin siyaset alanına girdiği doğruydu ama iktidara geldiklerinde tıpkı CHP’nin de yapmış olduğu gibi aynı aracı, kısıtlayıcı 1924 Anayasası’nı kullanmaktaydılar. 1950’lerin büyük değişimi, sömürgelerin bağımsızlaşması süreci ve Soğuk Savaş aracılığıyla geldi; bunlar doğal olarak Türkiye’deki hayatı da etkiledi.
 Soğuk Savaş iklimi Türkiye’nin Washington’la ilişkisini hızlandırdı. Her iki taraf da Türkiye’nin hızlı ekonomik gelişme için yabancı sermaye yatırımına ihtiyacı olduğuna inanıyordu. Bu, sadece Türkiye Batı’ya katılır ve Ortadoğu’da Batı çıkarlarına hizmet ederse gerçekleşebilecekti. Stalin’in Türkiye’ye karşı zorbalık taktikleri, Washington’la yakınlaşmayı, özellikle de komşu Yunanistan’da iç savaş çıkması sonucunda kolaylaştırdı. Hem Türkiye hem de Yunanistan Şubat 1952’de NATO’ya tam üye oldular. Türkiye NATO’ya üye olduktan sonra tüm dış politika seçeneklerinden vazgeçerek örgüte tamamen bağımlı hale geldi.
 Demokrat Partililer iktidara geldiklerinde ülkede büyük umutlar yarattılar. Otoriter tek parti rejimini sona erdirmiş, ülkeyi demokratik biçimde yönetme, çağdaşlaşma ve refah getirme sözü vermişlerdi. Aslına bakılırsa, iktidar partisi ile muhalefet arasında gerçek bir ideolojik fark yoktu: her iki parti de modern, müreffeh bir Türkiye yaratma çalışmalarına gönül vermişti. Demokratlar, 1948’de CHP’li bir siyasetçi tarafından ortaya atılmış Türkiye’yi bir küçük Amerika yapma ve her mahallede bir milyoner yaratma sloganlarını kullanıyorlardı. Demokrat Parti yönetiminin ilk yıllarında Avrupa’da Türk mallarına artan rağbet ve Kore Savaşı’nın yarattığı gelişimin sonucu olarak ülke hızla büyüyormuş gibi göründü. Ayrıca Marshall yardımı da ülkeyi Batı’ya açtı.
 Menderes’in konumu 1954 yılındaki seçim zaferinden sonra kötüleşti. Bu sırada Türkiye bir refah dönemindeydi ve ülkede bir umut havası vardı. Seçmenler ekonomik büyümeden faydalanmış ve hoşnutluklarını, ülkeyi açan, onu daha az bürokratik yapan yönetimi destekleyerek göstermişlerdi. Demokrat Partililer devlet arazilerini bazı topraksız köylülere dağıtmış, ABD’den tarım makineleri ithal ederek çiftliklerde makineleşmeyi başlatmış, dolayısıyla da üretimi artırmışlardı. Tarımdaki gelişmelerden dolayı kırsal kesim, özellikle de büyük çiftçiler, kazançlıydı ve DP’ye oy vermekten memnundu. DP’yi siyasal liberalleşme vaat ettiği için desteklemiş olan kentli aydınlar, üniversiteler ve müteşebbisler hayal kırıklığı içerisindeydi. Yazar bunu 1924 Anayasası’nın halen ürürlükte olmasına bağlar. Ama açıktır ki darbe söylentilerinin yayıldığı bir ortamda DP’nin Anayasa’yı değiştirmesi ne kadar olasıydı ?
 Menderes 1954 seçim başarısıyla değişti. Hem halktan aldığı oy hem meclisteki temsilci sayısı arttı. Halk öyle inandığı için doğru politikaları seçtiğine kanaat getirdi; artık 1946’dan beri Demokrat Parti’yi desteklemiş olan ve partiye sempati duyan gazetecilere bile danışmaya gerek duymuyordu. Ama yazarın aksini bir siyasi parti liderinin gazetecilere danışmak gibi bir görevinin olduğunu düşünmüyoruz. Hükümet üzerindeki tek etkin denetim meclisteki güçlü muhalefetti.
 1955’ten sonra ekonomide başlayan gerileme Türk siyasal yaşamında da etkili olmaya başladı. Enflasyon memurların ve işçilerin yaşam standartlarına zarar veriyordu. Subaylarında bu durumdan birebir etkilenmeleri ve prestij kaybetmeleri 1960 darbesine yol açan faktörlerden biri oldu.
 1957’de DP artık ekonomiyi kontrol edemiyordu. 1959 Ekimi’nde Menderes yeni mali krediler arayışında Amerika’ya gitti. Eli boş dönünce Rusya’yı denemek için gitmeyi düşündü fakat gidemeden Ordu Menderes’i devirdi.
 Ordu için harcama yapmak DP’nin öncelikler listesinde yoktu, çünkü Menderes Türkiye’nin kısıtlı kaynaklarını ekonomik gelişmeyi hızlandırmak için altyapıya, yol ve fabrika yapımına aktarmayı tercih ediyordu. Ülke zaten milli gelirine oranla pek çok NATO ülkesinden fazla askeri harcama yapıyordu. NATO ülkelerine eğitim için gönderilen genç subaylar yeni bir dünya görüşü ve Türkiye’de reform yapma isteği edindiler. Demokratlar Generalleri öyle başarıyla yanlarına çekmişlerdi ki, alt rütbeli subaylar gizli planlarına katılacak tek bir general bulmakta bile zorlandılar. Bundan sonra 20. Yüzyılın sonuna kadar Türk siyasal gündemini askerler belirleyecekti.
 27 Mayıs 1960 askeri darbesini takip eden süreç, Türk siyasal, toplumsal ve ekonomik hayatında yeni bir dönem başlatmıştır. Askeri cunta yönetimini oluşturan 38 subaydan çok azı Türkiye’nin siyasi geleceğine dair bir öngörü sahibi olarak göreve gelmişti. Generaller kısa sürede Türkiye’nin siyasi ve sosyoekonomik hayatının kritik bir parçası oldular. Subayların maaşları ve yaşam standartları enflasyondan etkilenmeyecekleri bir biçimde önemli oranda artırıldı. Emekli generaller ya büyükelçi olarak yurtdışına yollandı veya kurum ve bankalara yönetici olarak atandı. Böylelikle sisteme katılmış oluyorlardı! Her ne kadar geçmişe ait gelenek korunsa da ordu, ‘millet’ veya ‘Kemalizm’ gibi soyut kavramlar yerine filizlenen kapitalizmin koruyucusu oldu.
 1960’ların siyaset yaşamı önceki on yıllara göre çok değişikti. Ülke siyasileşmiş ve 1961 Anayasası ideolojik tartışma için yeni bir çerçeve oluşturmuştu. İlk kez, ülkenin geleneksel siyasetine, özellikle dış politika konusunda meydan okuyan bir sol ortaya çıkmıştı.
 Türkiye’deki siyasal olaylar Soğuk Savaş’tan ve Ortadoğu’daki olaylardan etkileniyordu. Washington’daki siyaset üreticileri Ortadoğu ve Asya’da milliyetçiliğin yükselişini dikkatle izliyor ve milliyetçiliğin Batı çıkarlarına en az komünizm kadar büyük bir tehdit olduğunu düşünüyorlardı. Bunun sonucunda Amerikan yönetimi Kasım 1958’de İslam’ın milliyetçilik ve komünizme karşı bir panzehir olarak kullanılabileceğini öngören bir iç hizmet belgesi yayınladı.
 Amerikan karşıtlığı toplumu muhafazakar sağ ve bazen neo-Kemalist olarak adlandırılan milliyetçi ve radikal bir sol olarak kutuplara ayırdı. Sol ABD’yi, Türkiye’nin bağımlı hale geldiği kapitalist dünyanın lideri olarak görüyordu. Onlara göre II. Dünya Savaşı sonrasında hem CHP hem DP; Truman Doktrini’ni ve Marshall Planı’nı kabul ederek, NATO’ya ve Bağdat Paktı’na katılıp, Türkiye’yi Batı’nın bir uzantısına dönüştürerek Kemalizm’e ihanet etmişlerdi.
 Sağ ise bu radikal milliyetçi fikirlerden irkildi, bunların komünizm propagandası olduğunu söyleyerek karşı çıkıp, saldırdı. 1958’de NSA dökümanının öne sürdüğü gibi ‘komünizmin panzehiri’ olarak İslam’a yöneldi. Solcu saldırıların yanı sıra, hükümetin sosyo-ekonomik gelişmelerin etkisiyle parçalanan bir siyasal sağla da uğraşması gerekti.  1970’lerin başına gelindiğinde, Türkiye’deki durum patlamaya hazır hale gelmişti. Gereğinden kalabalık okullar ve üniversiteler hem sol hem de sağ için militan bulma yerleri olarak idealdi ve bu gençler 12 Mart 1971 askeri müdahalesine yol açan  istikrarsızlığın meydana gelmesinde hayati bir rol oynadılar.
 1971 başında Türkiye tam bir kargaşa içindeydi. Solcu militan öğrenciler bankaları soyuyor, Amerikan askerlerini kaçırıyor ve Amerikan hedeflerine saldırıyordu. MHP’ye bağlı militanlar olan Bozkurtlar da hükümeti eleştiren profesörleri hedef alıyordu.
 8Mart’ta durumu kontrol edemeyen Demirel kendi parti grubunun desteğiniyitirdi. Bu olay, askeri müdaheleyi tetikledi; kuvvet komutanları muhtıra yayınladı ve Demirel istifa etmek zorunda kaldı bu da Türkiye’yi zor günlerde yönetecek anti-demokratik önlemleri geçirecek bir partiler üstü hükümetinin kurulması yolunu açtı.Nihat Erim hükümeti başa gelince sıkıyönetim ilan etti. 1961 Anayasası’nda değişiklikler yaptı. Başarısız despot Erim hükümetinden sonra Ecevit gelince ortalık çok karışıktı. İşçi bayramındaki provokasyon ve Taksim’de 35 kişinin öldürülmesi, Alevilere yapılan baskılar, Abdi İpekçi suikasti derken işler içinden çıkılmaz hale gelmişti.
 Türkiye’nin stratejik önemi 1978/1979 İran İslam Devrimi ve Sovyet’lerin 1979 Afganistan müdahalesiyle değişti. Artık Batı’nın Türkiye’de istikrarlı bir rejime ihtiyacı vardı. Bunu siyasi partiler yerine getiremediğine göre belki generaller üstesinden gelirdi! Siyasal hayat felç olunca generaller yönetime 12 Eylül  1980’de el koydu.
 Darbenin amaçlarından biri 1961 Anayasası’nın getirmiş olduğu liberal rejimi kesinlikle parçalamaktı. MGK anayasayı askıya alıp parlamentoyu feshetti, partileri kapatıp liderlerini gözaltına aldı. Grevdeki işçilere işlerine dönmeleri emredildi. Darbe sonrasında siyasilere yasak getirildiğinden siyaseten hiç varolmamış kişiler parti kurdular. Özal’ın ANAP’ı beklenmeyen şekilde iktidar olmuştu. ANAP parçalanmış partilerin hiçbirinin devamı olmamasının yanı sıra tüm bu partilerdeki iyi unsur ve fikirleri bir araya getirebilmiş bir partiydi. Turgut Özal, kanun ve düzeni generallere bırakarak ekonomiye odaklandı. Generallerden beş yıllık bir sosyal barış dönemi – protesto ve grevlerin olmayacağı bir dönem- oluşturmalarını istedi. Referandumla siyasi yasaklar kalkınca Özal oy kaybedeceğini anlamış ve halihazırda mecliste çoğunluğa sahipken Cumhurbaşkanı seçtirmiştir kendisini. Özal’ın cumhurbaşkanlık dönemi siyasi kararsızlık dönemi olarak anıldı. Güneydoğu’da giderek büyüyen kürt isyanı, 1990 başlarında Ankara ve İstanbul’daki siyasi cinayetler, İslamcıların seslerinin yükselmesi sebepleriyle yeni bir askeri müdahaleden söz edilmeye başlanmıştı. Hükümet orduya ve polise olağanüstü yetkiler veren anti-terör yasasını çıkararak bu duruma karşılık verdi. MGK Güneydoğu’daki sekiz ilde ilan edilen olağanüstü halin dört ay daha uzatılmasını sağladı.
 Haftalar sonra, 2 Ağustos 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgali, Türkiye’nin durumunu dramatik biçimde değiştirdi. Siyasi kriz o an için unutuldu. Türkiye, uluslar arası bir krizin ortasında, özellikle bir yıl önce yıkılan Berlin Duvarı’nın ardından diğer ülkeler karşısındaki konumunu tekrar belirleyebilirdi. Sovyet tehditinin ortadan kalkmasıyla stratejik önemini kaybeden Ankara, Körfez Krizi ve Orta Asya’daki Türk cumhuriyetlerinin bağımsızlığa kavuşmasıyla yeniden önem kazandı. Körfez Krizi, 16 Ocak 1991’de savaşın patlamasına sebep oldu. 28 Ocak’ta ateşkes ilan edildi. Iraklı Kürt mülteci akını, Kürt isyanını ve ekonomik durumu daha da ağırlaştırmıştı. Yine de Türkiye’nin toplumu ve ekonomisi Özal döneminde dönüşüme uğradı.
 Türk siyasal eliti, özellikle de askeri kesim, ordunun –devlete karşı yapılan her türlü başkaldırıya müdahele etmesini savundular, siyasal çözümleri redettiler. 1920’deki ölü doğan Sevr Antlaşması’ndan beri Türkler, hep Sevr kompleksiyle yaşıyorlardı. Bu siyasal elit, Batı dünyasının milliyetçiler karşısında yenildiğini hiç unutmadı ve Batı’nın da unutmadığını düşündü. Bunlara göre Batılılar; 1920’de uygulatamadıklar koşulları şimdi bir Kürt devleti kurdurma ve Ermenilere toprak talebi şeklinde sürekli dayatıyorlardı.
 PKK’ya karşı savaş, Türkiye’de ‘derin devlet’ olarak bilinen devlet unsurları ile mafya arasındaki gayrıresmi ittifakı da ortaya çıkardı. Bu susurluk olayıyla ortaya çıkmıştır.Abdullah Çatlı, Sedat Bucak, Hüseyin Kocadağ aynı arabadan çıkmıştır. Devlet görevlileri, suçlular ve ülkücüler arasındaki gizli anlaşma, ordunun solu ezmek amacıyla bir ittifaka giriştiği 1970’lerde başlamıştı. Olay ülkede büyük infial yarattı ve Türkiye siyasetinde bir diğer dönüm noktası olarak görüldü. Yıllar içerisinde olaya çok fazla bürokrat ve politikacı karışmış olduğundan, ciddi bir sonuç elde edilemedi.
 Türkiye’nin siyasi huzursuzluğunun kökleri ve birçok buna bağlı sorunu çözememesi, 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında kurulan siyasal rejimle bağlantılıdır. Generaller, eski siyasetçileri yasaklayıp yeni kurumlar oluşturarak tüm sistemi siyaset dışında tutmayı başardılar. Eski siyasetçiler Demirel, Ecevit, Erbakan ve Türkeş’in hakları 1987 referandumuyla iade edilene kadar ülkenin tüm siyasal dokusu değiştirilmişti. Merkez sol ile merkez sağ parçalanmıştı ve sistem dışı partiler, örneğin İslamcılar ve ülkücüler, kritik bir rol oynamaya başlamıştı. Bu yıllarda Türkiye hem merkez sol, hem merkez sağ tarafından onaylanan küreselleşme dünyasının bir parçası olmuştu. Söylemleri bir yana bırakılacak olursa partiler arasında ciddi bir fark kalmamıştı, bu artık ideolojilerin ölümüydü.
 Başarısız koalisyon denemesinden sonra başa geçen Erbakan, orduyu memnun etmek için b azı girişimlerde bulunmuş bu durum da tabanında tepkiye yol açmıştı. İki tarafa da yaranamayan Erbakan post-modern ‘Sincan’ darbesi sonrası istifa etmek zorunda kalmıştı.  Anayasa mahkemesi de Refah Partisini  kapatıp Erbakan’a siyasi yasak koymuştu.
 15 Şubat’ta PKK lideri öcalanın Kenya’da ele geçirilmesiyle milliyetçi hava artmıştı. Ecevit kendini ateşli bir milliyetçi olarak yeniden sahneye çıkarmış, öte yandan MHP milliyetçiliğiyle ön plana çıkmıştı. ANAP’ta eklendi ve koalisyon oluşturdular. İlk  hedefleri ekonomiyi düzeltmekti ancak 99 depremleri ekonomik planları sekteye uğrattı. Devletin olaya tepkisi sönük kaldı fakat sivil toplum çok enerjik biçimde yanıt vermiştir. Sonrasında Necdet Sezerle Ecevit arasında yoktan yere çıkan kavga Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik krizine neden olmuştur.
 Tüm bu olayların sonrasında her zaman olduğu gibi küresel bir olay ülkemizde etkisini gösterdi; 11 Eylül saldırıları. İkiz Kuleler ve Pentagon’a yapılan saldırılar birden Başkan Bush’un teröre karşı savaşında Türkiye’nin rolünü güçlendirdi. Krediye ihtiyacı olan Türkiye savaşa tereddütsüz katıldı ve istediği verildi. Tüm bu büyük ekonomik sıkıntılar ve Ecevit’in hastalığı ülkeyi zor durumda bırakmıştı.  Hükümetin kendi içinde siyasi kriz yaşaması, bakanların bir kısmının istifa etmesi üzerine erken seçime gidildi ve 3 Kasım 2002’de yapılan seçimle Sürpriz bir şekilde AKP tek başına iktidar oldu ve yeni bir dönem başladı.
 AKP Anadolu’da ortaya çıkan muhalif eliti temsil ediyordu. Partinin geniş bir tabanı vardı ve onu siyasal İslam’ın partisi olarak tanımlamak da, tepki oylarını aldığını söylemekte yanlıştı. Süregiden ekonomik krizden, devasa işsizlik oranlarından, yükselen fiyatlardan endişeli seçmenler, güvenlerini İstanbul’u düzgün idare edebilmiş bir lidere emanet etmişlerdi, şimdi de aynısını Türkiye çapında yapabileceğini düşünüyorlardı.
 Hükümet ihtiyatlı başladı. Meclis’i ve kabineyi kontrol etseler de devleti, yani orduyu ve bürokrasinin tümünü kontrol etmediklerini biliyorlardı. 1 Mart tezkere oylamasının mecliste reddedilmesi önceki parti yönetimlerinin aksine, AKP liderinin dediğini yapan, sıkıca kontrol edilen ve seçkinlerce yönlendirilen bir parti değildi. Kamuoyunun fikrine duyarlıydı ve savaş karşıtı gösterilerin ret oyunda önemli bir rolü olmuştu. Bazı Türkler’in belirttiği gibi demokrasi kavramı değişmişti.
 Sonuç olarak Türk Siyasal Hayatına baktığımızda kişiler, devletler, zaman, mekan, ideolojiler farklı gözükse de katı devletçi anlayış her zaman tek hakim unsur olmuştur. Devlete tehdit oluşturabileceği düşünülen en ufak tehditlere dahi çok sert tepkiler verilmiştir. Bu durum o kadar içimize işlemiştir ki bugüne kadar ki en demokratik, özgürlükçü yönetim olan AKP döneminde dahi bu tarz uygulamaları ve refleksleri görebilmek mümkündür…


                    Kaynak: Ahmad,Feroz - Bir Kimlik Peşinde Türkiye