Prof. Dr. Feroz
Ahmad, Hint asıllı ABD ve Türk vatandaşı tarihçidir. Feroz Ahmad Lisans
öğrenimini İngiltere’de yapmış tez olarakta İttihat ve Terakki Cemiyetini
yazmıştır. Türkiye’nin yakın tarihi konusunda uzmandır fakat kendisini diğer
uzmanlardan ayıran bir fark vardır; kendi deyişiyle olaylara dışardan bakan
biri olduğu için tarafsız ve herkesten farklı bakan biridir. Bu da bizim
sıradışı şeyleri görmemizi ve öğrenmemizi sağlar.
İncelemiş olduğumuz
‘’Bir Kimlik Peşinde: Türkiye’’ kitabını yazar 13.yy Anadolu’nun siyasi durumu
ve Osmanlı’nın kuruluşundan başlatır.
Anadolu’nun onlarca beylik barındırmasına rağmen neden Osmanlı’nın
içlerinden sıyrıldığını sorgular. Osmanlı Bizans sınırında olduğu için bilinçli
olarak Anadolu’daki Selçuklu mirasına talip olmamıştır. Bu duruşuyla hem diğer
beyliklerle mücadele ederek kendini yıpratmamış hem de Hıristiyan toprakları
üzerine genişlediği için dini nitelik taşıyan ‘’Gaza’’ sistemiyle askeri
nüfusunu artırabilmiştir. Yazarında belirttiği gibi ‘’Gaza’’ sistemi çok
önemlidir. Düşmanlarınız yüksek tutarlar ödeyerek, isteksiz, her an ihanet
içinde bulunabilecek, savaşta kendi canını daha çok düşünen askerlere sahipken;
ölümü göze almış hatta istemiş, inancı için savaşan bu yüzden ekip
arkadaşlarına ve üstlerine bağlı, gönüllü masrafsız, heyecanlı ve aktif
askerlere sahipsiniz. Bu o dönemde çoğu devletin sahip olmadığı imkanlardı ve
Osman ve Orhan Gazi bunu çok iyi kullanmıştır.
Osmanlı’nın
yükseldikten sonra duraklamasını da açıklar Ahmad. Coğrafi keşifler sonrası
Osmanlı’nın sahip olduğu toprakların ticari önemini kaybetmesi, Sınırları aşırı
genişlemiş olan Osmanlı’nın elinde bulunan çoğu toprağa güvenlik ve diğer
nedenlerle aşırı harcamalar yapması ve tüm bunlara ilaveten Amerika kıtasından
gelen değerli madenlerin Osmanlı ekonomisi üzerinde enflasyonist etkiler
oluşturması. Bu ekonomik nedenleri
saydıktan sonra Osmanlı Padişahlarının sınırları aşırı genişlemiş olan devletin
yönetsel zorluklarını gidermek için yetkilerini sadrazama ve diğer bürokratlara
devretmesini de sayar. Tüm bunlara rağmen Osmanlı’nın 18. yy a kadar hala belirli bir gücü olduğunu,
askeri alanda üstünlük sağlayabilmiştir.
Askeri üstünlük ise
yeniçeri ocağının tamamen bozuk, düzensiz bir yapı haline gelmesiyle sona
ermiştir. Enflasyonist etkiler sonucu yeniçeriler daha çok maaş istemiş,
karşılayamayınca da zanaat dalları aracılığıyla ek işler yapmaya başlamışlar,
çocuklarını ve yakınlarını maaş aldırmak için ocağa kaydettirmişlerdir. Uzun
süredir kendilerine destek veren ulema sınıfıyla esnaflar da artık rahatsız
olmaya başlamışlardır. Patlak veren Yunan isyanını da bastıramayınca
yeniçeriler iyice gözden düşmüş, halkında desteğiyle ‘’vakayı hayriye’’ isimli
olayla(hayırlı olay) kanlı bir biçimde ortadan kaldırılmışlardır.
Artık yeniçerilerin
desteği olmadan, ulemanın elinde reformları engelleme gücü kalmamıştı ve
dolayısıyla da reformlar hızlanmaya başladı. Modern yöntemleri öğrenmeleri için
Avrupa’ya öğrenciler yollandı. Aralarında ‘’Tıbbiye’’ ve ‘’Harbiye’’ gibi
okullar kuruldu. Tüm hükümet yapısı kurumsallaştırıldı, bürokrasiye katıldı.
Yeni orduda geçmişe ilişkin tüm bağlar kopartıldı, Bektaşi tarikatı yasaklandı
böylece ordu ile din arasındaki ilişki kalktı. Osmanlı Subayları aldıkları
modern eğitim ve yeni görünümleriyle laik ilerlemenin öncüleri oldular. Osmanlı
toplumunda değişim isteyen bir yükselen orta sınıf bulunmadığından bu rol
bürokratlara kaldı. Sonra imparatorluğun ekonomik liberalleşmesi ve dünya
ekonomisine eklemlenmesi sonucunda ortaya bir ticari-endüstriyel Müslüman orta
sınıf çıkmadığı için Babıali bürokratların biçimlendirmekte olduğu yeni devlete
tamamen bağlı olacak yeni bir sınıf yaratmak amacıyla toprak sahiplerine
yöneldi. Bu çoğu yerde aşiretleri güçlendirdi, bazı yerlerde ise pamuk ve tütün
gibi değerli ürünlere yönelen toprak ağalarından bir kısmını kapitalist
çiftçilere dönüşmüşlerdir.
Tanzimat’la beraber
gayrimüslimler hem eşit vatandaş olmuşlar hem de ayrıcalıklarını vermek
istememişlerdir. Müslümanlar ise Tanzimat reformlarının bu faydalarından
hiçbirine sahip olamadılar. Bu toplumsal memnuniyetsizlikten, Yeni Osmanlılar olarak bilinen yeni bir hareket
doğdu. Bu, rejimi eleştiren ilk modern muhalefet hareketiydi. Yeni Osmanlılar,
yüksek bürokratları, paşaları, Avrupalıları, Levantenleri(imparatorluğa
yerleşmiş avrupa kökenliler) ve bazı Hıristiyanları toplumda ayrıcalıklı bir grup
haline getirerek Müslüman nüfusu ihmal ettikleri için ikaz ettiler. Babıali’yi,
Avrupa’ya ekonomik ödünler verdiği ve imparatorluk ekonomisini güçsüzleştirdiği
için eleştirdiler: Tanzimat reformları modern bir ekonominin doğmasını
sağlamamış, Osmanlı ekonomisinin Avrupa ekonomisine boyun eğmesine yol açmıştı.
İmparatorluğun bazı bölgeleri tamamıyla bir Avrupa ülkesinin ekonomisine
eklemlenmiş ve İstanbul’la ilişkileri zayıflatmıştı. Suriye’nin ekonomisi
Fransa’ya, Irak’ınki de İngiltere’ye kenetlenmişti; Osmanlı İmparatorluğu
parçalandığında da bu bölgeler adı geçen ülkelerin mandasına verildiler. Yine
de, Yeni Osmanlılar da Tanzimat döneminin bir ürünüydüler.
Yeni Osmanlılar
aydınlar grubuna aitlerdi ve seçkinlerden ayrı olarak hareket edecek bir
toplumsal dayanakları yoktu. Eğitimleri ve kültürleri onlar köylülerden,
kentlerdeki esnaf ve zanaatkarlardan ayırıyordu. Devrimi tetiklemek bir yana,
gerçek değişim getirmenin tek yolunun fikirlerine sempatik yaklaşan bir
hükümdarı tahta çıkarmak olduğuna kanaat getirmişlerdi.
Namık Kemal Yeni
Osmanlılar arasındaki en önemli düşünürdü. Fikirleri arasında en etkilisi
vatanseverlik/Osmanlıcılık’tı: Tüm Osmanlılar’ın, dinleri ve dilleri ne olursa
olsun, Osmanlı Hanedanı’na değil de Osmanlı vatanına bağlılık borcu vardı.
Osmanlılar’ın hızlı gelişme gösterememesinin sebebi İslam’ın bir engel
oluşturması değil, imparatorluğun dünya pazarının bir parçası haline dönüşmüş
olması, ekonomik ve politik hayatının Avrupa tarafından yönlendirilmesiydi.
Üstesinden gelinmesi gereken sorun da buydu.
Osmanlıcılık ve
İslam’la kıyaslandığında Türkçülük ideolojisi marjinal ve bire bir olarak
Fransız Leon Cahun veya Macar Armin Vambery gibi Avrupalı Türkologların
eserlerini bilen küçük bir aydınlar grubuyla sınırlı kalmaktaydı. Gaspıralı
İsmail, Yusuf Akçura, Ahmet Agayev gibi öncüler Türkçülük akımına güncellik
kazandırdılar.
II. Abdulhamid
döneminde endüstri kısıtlı ve yerel ölçekliydi; zanaatkarlar deri, cami kumaş,
kağıt ve el dokuması halı üretimi gibi işer üzerinde yoğunlaşıyorlardı. Sonuç
olarak, Osmanlı endüstrisi azgelişmiş kaldı ve ancak Cumhuriyet döneminde
sanayileşmeye yönelik önlemler alındı.
Abdulhamid’in eğiitim
reformları en önemli reformlar oldu ancak bunlar aynı zamanda rejimin
zayıflamasına da yol açtı. Padişah bu reformları başlatarak adeta kendi
mezarını kazdı. Böylelikle Müslüman nüfus arasında eğitim önemli ölçüde
genişlerken yine de gayrimüslimler arasındaki hıza yetişemedi. Ortaokul ve Lise
eğitimine önem verilirken ilköğretim ihmal edildi, böylece de genel cehalet
oranı yüksek kaldı. Ancak şehirli alt-orta sınıf üyeleri için özellikle askeri
ve bürokratik kariyer amaçlı laik eğitim, sınıf atlama aracına dönüştü.
Hamidiye dönemi okulları, alt-orta sınıf mensuplarına askeri okullara girerek
sınıf atlama imkanı tanıdı. Jön Türk hareketinin pek çok üyesi bu toplumsal
sınıftan geldiler ve eğitim onlara bürokrasinin yolunu açtı. Laik eğitim almış
subayların çoğu Abdulhamid karşıtıydı ve sultan da mektepli – yan, Harbiye’de
eğitilmiş- laik subaylara karşı ihtiyatlıydı.
I.Dünya savaşı
sırasında devlet tarafından desteklenen ideoloji pan-İslamizm ve
Osmanlıcılık’tı; genelde belirtildiği gibi Türk milliyetçiliği değildi. İttihadçı çevrelerde artan bir milliyetçi
bilinçlenme vardı ve bu, bir Rusya Türkü olan Yusuf Akçura’nın çevresinde
toplanmış Türk Yurdu grubunda kendini ifade ediyordu. Savaş yorgunluğunun
sonucunda Osmanlıcılık ideolojisi yerine ‘’Türk Anadolu milliyetçiliği’’nden
bahsedilmeye başlandı.
Savaş yenilgiyle sona
ermişti, ama 10 yıllık meşrutiyet yönetimi, özellikle de savaş yıllarında,
Osmanlı toplumunu değiştirmişti. Savaş, İttihadçılar için, toplumsal olan her
şeyi ve bizzat toplumu belirlemişti. Dinamikleri gereği savaş, tüm diğer
toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel süreçleri boyunduruğuna alarak en
kapsamlı olay haline gelmiş ve doğrudan ya da dolaylı olarak toplumun her
bireyini etkilemişti. Çoğunluk için yıkımı temsil eden şeyler bazı Müslümanlar
için nimet olmuştu. Bunlar, zenginleşerek yeni bir işadamı sınıfı, doğmakta
olan bir burjuvazi oluşturdular. Bu yeni sınıfın doğuşu, belki de on yılın en
önemli gelişmesiydi. Anayasanın yeniden yürürlüğe konması sonrasında, kimi
aydınlar Osmanlıların kapitalizmi kurup kendi burjuvazilerini yaratmadıkça 20.
Yyda hayatta kalamayacaklarını gözlemlediler. Bunu gerçekleştirmek
İttihadçıların temel görevlerinden biri haline geldi. İttihad ve Terakki
Cemiyeti bir milli ekonomi kurulması kampanyasına imparatorluk çapında küçük
ticari işletmeler ve bankalar açarak önderlik etti; böylece, yeni rejimle
arasında çıkar birliği olan bir küçük çekirdek grup oluşturdu. Eylül 1914’te
kaputilasyonlar kaldırılınca büyük toprak sahipleri ürünlerini –buğday, pamuk,
tütün, vb..- doğrudan Alman ve Avusturyalılar’a satarak zenginleşti. Bu tür
insanlar, Sevr Antlaşması’nın yerine getirilmesini önleme amacıyla savaş
sonrasında ortaya çıkan milliyetçi hareketin belkemiğini oluşturdu.
Özetle, Meşrutiyet
dönemi Osmanlı halklarının, özellikle de kendilerini Osmanlı yerine Türk olarak
görmeye başlayanların zihniyetini değiştirdi. Eğer Türkler 2. Meşrutiyet
dönemini yaşamasaydı, vatan ve millet kavramları yaygınlaşamayacaktı. Memleket
ve halk padişahın malı olarak kalacaktı. Halk, hala ‘’Haşmetmeapları en iyisini
bilir, onun hikmetinden sual olunmaz’’ diye düşünecekti. Bu şartlar altında bir
milli mücadele mümkün olmazdı. Büyük ihtimalle bugün ortada bir Türkiye
Cumhuriyeti olmaz ve Türkiye Ortadoğu’da ancak bir krallık olabilirdi.
Osmanlı İmparatorluğu, savaşın sonunda bitkinlikle çökmüş,
eski yönetici seçkin tabakanın, halife olan padişahın başta kalması şartıyla
galiplerin yönetici seçkin tabakanın, halife olan padişahın başta kalması
şartıyla galiplerin yönetimini kabul etmişti. Ancak, Jön Türkler dönemi tüm
eksilerine rağmen bir Müslüman, seçkin karşıtı ve yeni canlanan bir burjuva
sınıfı yaratmıştı ki, bunlar haklarını korumak amacıyla savaşmaya, yeni bir
vatanseverler ülkesi kurmaya hazırdı. Bu grubun üyeleri, Trakya ve Anadolu’da,
Müslümanlar için galip devletlerden ‘adalet’ isteyen Müdafaa-i Hukuk
cemiyetleri kurdular. Bunlar, yerel isteklere aracılık eden yerel örgütlerdi,
çünkü henüz ortada ne bir ulus kavramı ne de bu ulusun yerleşeceği toprak
kavramı vardı.
Monarşi, büyük ölçüde
padişahın taktik hatası sonucunda kaldırılmıştı ama bu kişiler halifenin yeni
Türkiye’yi cumhurbaşkanı olarak yönetmesinde bir engel görmüyorlardı. Bunlar,
tıpkı kendilerinden önceki ittihadçılar gibi, Türkiye’nin önceden bir
sultan-halife, şimdiyse bir cumhurbaşkanı halife tarafından, aşağıdan
saldırılamayacak ama yukarıdan kolayca yönlendirilebilecek bir sembolik makam
tarafından yönetilebileceğine inanıyorlardı. Öte yandan, Kemalistler ise,
toptan bir toplumsal, ekonomik ve siyasi dönüşüm istiyorlardı. Devleti artık
geleneksel toplum kuralları ve semboller ile yönetmek istemiyor, Türkiye’yi 20.
Yüzyılda hızla ilerletecek yeni,laik bir ideoloji yaratmak istiyorlardı. Bu,
dinin devletten ayrıldığı değil, devletçe kontrol edildiği bir laik toplum
yaratmak demekti. Onlar için çağdaşlık ekonomik ve toplumsal boyutlarla
birlikte siyaseti ve kültürü de içeren geniş bir bütünlüktü. Geleneksel,
ataerkil toplumlarını kökten ıslah ederek hem çağdaşlığı hem çağdaşlaşmayı
başarmak istiyorlardı.
1923 sonrası
Kemalizm’in siciline bakacak olursak rejimin gelenekselcilikten baş döndürücü
bir hızla modernliğe doğru ilerlediğini görürüz. Hükümet demokratik
olmayabilirdi ama en azından yeni-ataerkil padişahlık da değildi. Kemalistler,
laikliği yani dinin devletten ayrılması ilkesini değil, devletçe denetlenen
İslam’ı getirdiler. İslam’ı reform programları ve devrimlerini, gerektiğinde
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından meşrulaştıracak şekilde kullanmaya niyet
ettiler. Bilgi ve bilim, ‘hayatta en hakiki mürşit’ olarak tanımlanmaya
başladı. Şehir kadınları da bir modernleşme rejiminde bir şekilde
çağdaşlaşmadan yararlanmaya başladılar.
Yeni rejim sonunda
güvendeydi; eski rejim, milliyetçi
muhafazakarları ve eski İttihadçılarıyla birlikte yenilmişti. Latin alfabesi, Arap alfabesinin yerine
konuldu ve bu Osmanlı geçmişiyle büyük bir ayrılığa yol açtı. Eski yazı
bilenler bir gecede okuma yazma bilmez hale geldi ve işlerinden olmamak ,için
en kısa sürede Latin alfabesi öğrenmeye çalıştılar.
Kemalizmin ilk
yıllarında milliyetçilik kucaklayıcıydı. Mustafa Kamal’ın ünlü sözü ‘Ne mutlu
Türk’üm diyene’, Almanya ve İtalya’nın faşist rejilerinde revaçta olan doğum,
kan veya etkinlik fikrine tersti. Yeni Türkiye’nin sınırlarında yaşayan herkes
kendine ‘Türk’ diyecekti. Bu, vatanseverlerin milliyetçilik yorumuydu.
Devletin dinden
ayrılmasından çok devletin dini konuları kontrol etmesi olan laiklik de aynı
şekilde yoruma açıktı; kimileri liberal bir tavır sergilerken kimileri ise
aşırı bir görüşler, İslam’dan tamamen kaçınan bir tavır sergilediler.
Türkiye
Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı olarak geçirdiği on beş yıl içinde Atatürk yeni
bir kimlik edinmiş ve kendi kendine yeterli ve bağımsız bir millet yaratmayı
başarmıştı. Bir ülkeyi yarı feodal, kırsal temellerinden çağdaş bir endüstri
ekonomisine dönüştürme projesini başlatmıştı. Tüm ulusun enerjisi yurt içinde
gelişmeye odaklanmışken Türkiye’nin dış politikası da statükoyu korumak üzerine
kurulmuştu. 1923’te Cumhuriyet kurulduğunda, Türkiye kibrit gibi basit bir şeyi
bile üretemez durumdaydı. Ancak 1930’ların ortalarına gelindiğinde, fabrikalar
tekstil ürünleri, şeker, kağıt ve çimento üretiyordu; bir İngiliz firması
demir-çelik sanayini kurma aşamasındaydı. Demiryolları gibi yabancı sahipli
işletmeler, her ne kadar kamulaştırma yerine devletleştirme terimi seçilmiş
olsa da, devlet tarafından satın alınıp kamulaştırılmıştı. Daha çok demiryolu
hatları kurularak bunlar ulusal demiryolu ağına bağlanmıştı; bunun amacı da
ulusal bir Pazar yaratmaktı. Türkiye artık kendi kendini doyurabiliyordu ve
bazı ürünlerini de Avrupa’ya ihraç ediyordu. Yine yeni doğmakta olan tekstil
sanayinde kullanılan yün ve pamuk gibi hammaddelerde de Karadeniz madenlerinden
gelen kömür konusunda olduğu gibi kendine yeterliydi. 20. Yüzyılın gerekleriyle örtüşen yeni bir
ideoloji ve sembol oluşturmayı seçti Mustafa Kamal. Her ne kadar liberal
demokrasiyi sonradan kendi radikalliğini frenleyici olarak görse de, bir
muhafazakar olmadığından ne laik modernizmden ne de liberal demokrasiden
çekindi. Toplumu sınıflar temelinde ve sınıf çatışmasına dayalı olarak
incelemesiyle Marxizm Kemalizm’e bir
alternatif oluşturuyordu ve Mustafa Kamal bununla yüzleşmeyi reddetti.
Her ne kadar yaşamı boyunca
bunların hepsini tam olarak kullanmadıysa da, Atatürk siyasi partiler,
sendikalar, hür bir basın, ifade özgürlüğü gibi liberal kurumların mantığını
kabul etti. Rejimin varsayımı ise bu kurumların Türk toplumu gerekli gelişim
aşamasına geldiğinde kullanıma sunulacağı şeklindeydi. Atatürk 1938 Kasımı’nda
öldüğünde, Cumhuriyet döneminde yetişmiş yeni nesil, bildikleri her şeyin
onunla birlikte öldüğünü düşündü. Birçok kişi için Atatürksüz bir Türkiye
düşünmek imkansızdı, çünkü o yeni Türkiye’yle, Cumhuriyet’le eşanlamlı hale
gelmişti. Bu sebeple Atatürk’ten sonra gelen yöneticiler, olgunlaşma dönemine
girmiş olan bir ülkeyi yönetebilmek için kendi otoritelerini kurmak gibi zor
bir görevle karşı karşıya kaldılar.
II. Dünya Savaşı ve
ülkedeki tarafsızlık ve seferberlik, ekonominin 1930’larda elde ettiği ne kadar
kazanım varsa hepsini zayıflattı. Hükümet
1940’ın ocak ayında istifçiliğin, vurgunculuğun ve savaşın çıkışından
beri süren yokluğun önüne geçmek amacıyla Milli Korunma Kanunu’nu yürürlüğe
koymak zorunda kaldı. Temel ihtiyaç maddelerine narh uygulanmaya başlandı ve
kiralar Nisan 1940 seviyesinde donduruldu. Çalışma saati günde üç saat
uzatıldığı gibi birçok işyerinde haftalık tatiller de kaldırıldı. Dolaylı
vergiler şeker, çay, ulaşım gibi temel gereksinimlerde önemli ölçüde artırıldı.
Almanlar’ın Rusya’daki başarısı ülkedeki ırkçılara kendi azınlıklarını taciz
etme cesareti verdi ve bu öyle bir ölçüye ulaştı ki Kasım 1942’de Meclis, kötü
bir iz bırakan ve tartışmalı gelir vergisi yasasını, ‘’Varlık Vergisini’’
çıkardı. Verginin görünürdeki amacı savaştan kazanç elde eden işletmelerden 360
milyon dolar civarında para toplamaktı ama vergiler vergi mükellefinin
zenginliğine değil dinine göre belirlenmekteydi. Müslümanlar, gayri Müslimler,
yabancılar ve 17. Yüzyılda İslam’ı benimsemiş olan bir Yahudi topluluğu olan
‘dönme’ler için ayrı listeler vardı. Bu vergiler sonucunda pek çok gayri-müslim
varlıklarını(gayrimenkuller, fabrikalar vs..) satmak zorunda kaldı ve bunlar
yeni Müslüman burjuvazisi tarafından piyasa değerinin çok altında fiyatlarla,
bu sınıfı hem zenginleştirecek hem de hükümetten yabancılaştıracak şekilde
satın alındı.
Alman ordusunun Şubat
1943’te Stalingrad’da teslim olması sonrasında azınlıklar üzerindeki baskı
azaldı ve durum Berlin’in aleyhine dönmeye başladı. Bir ay sonra, bir Türk
Yahudisi olan Avram Galante Meclis’e seçilirken, Alman yanlısı gazeteci Yunus
Nadi koltuğundan oldu. Bunlar İnönü’nün Almanya’ya karşı sürdürmekte olduğu iyi
niyetli tarafsızlıktan vazgeçerek Müttefiklere doğru kaydığının işaretiydi.
Eylül 1943’te Doğu Anadolu’da bir çalışma kampına gönderilen Varlık Vergisi
kurbanları affedildi ve Mart 1944’te de vergi kaldırıldı. Alman para ve
propagandasıyla desteklenen ve hükümet çevresinde bile etkili olan ırkçı pan-Türkist
hareket sonunda yasaklandı ve kovuşturulmaya başlandı. 1944 Mayısı’nda
liderleri mahkemeye çıkarıldı ve bizzat İnönü pan-Türkizmi 19 Mayıs Gençlik
Bayramı konuşmasında suçladı. Duruşma ancak 1947’de, Soğuk Savaş döneminde,
artık düşman Almanya’da değil Moskova’yken sonuçlandı. Sanıklar beraat
ettikleri gibi bir de yıkıcı bir ideolojiye, yani komünizme karşı çarpışan
vatanseverler olarak övüldüler. Pantürkizm, uluslar arası siyaset oyununda
kullanılacak bir araç olmuştu.
Savaş sona ererken,
İnönü rejimi kendini iç karartan bir durumda buldu.Türkiye’deki insanların
büyük çoğunluğu zorluk içindeydi. Piyasada, tüm temel ihtiyaç maddelerinin
kıtlığı vardı. 1942’nin ocak ayında ekmek karneye bağlanırken tarım ürünlerinin
zorla toplanmasını öngören bir yasa da çıkarılmış, bürokrasi hariç tüm sınıflar
rejimden yabancılaştırılmıştı: işadamları birkaç Müslüman’ı zenginleştiren ama
devletin ne kadar mutlakıyetçi olabileceğini de gösteren keyfi gelir vergileri
nedeniyle; toprak ağaları ile köylüler tarım yasaları ve jandarmanın sert,
keyfi tutumu yüzünden; kentli kitlelerse kendilerini aşırı çalıştırıp az maaş
veren ve kendilerini aç bırakan çalışma yasalarından dolayı bu durumdaydı.
İsmet İnönü
Müttefikler’in faşizm karşısındaki zaferinin bir sonucu olarak dünyanın köklü
bir şekilde değiştiğini fark etti ve yurtta bir patlama olmadan kendinin de
duruma müdahale etmesi gerektiğini gördü. Türk siyasal sistemi bir muhalefet
partisinden yoksundu ve o da böyle bir partiye izin verecekti. Faşistlerin
yenilgisi Türkiye’de tek parti rejiminin meşruiyetini zayıflatmış olmakla
birlikte, iç etkenler bunu daha da savunmasız kılıyordu. Askeri-bürokratik
seçkinler, toprak sahipleri ve yükselen burjuvazi arasındaki işbirliği Ulusal
Kurtuluş Savaşı’nın ve Kemalist rejimin ilk döneminin başarılarına yol açmıştı.
Rejimin kendi başarısı hem kentsel hem kırsal kapitalizmin gelişmesi, bu
ittifakı eritti. Ayrıca, ekonomi büyük bir sermaye girişine muhtaçtı ve bu
sadece Amerika tarafından sağlanabilirdi. Washington ise kendince devletçilik karşıtı
güçleri ve serbest piyasa oluşumunu cesaretlendiriyordu. Türkiye’de, sorun
yalnız CHP içindeki liberal ve devletçi güçler arasındaki bir çatışmayla
çözülebilirdi; sistemi liberalleştirmek bir yana, devletçiler devlet üzerindeki
hakimiyetlerini daha da artırmak istiyorlardı.
Ocak 1945’te toprak
reformu tasarısı ülkedeki düşünce sahiplerini iki kutba ayırdı. Devletçiler
toprağın yeniden dağıtılmasını, toprak ağalarının siyasi ve iktisadi güçlerini
kırmak, Türkiye’yi Balkan devletlerine benzer bir bağımsız küçük toprak
sahipleri cumhuriyetine dönüştürmek istiyordu. Toprak Kanunu olarak bilinen
tasarı yasalaşsa da CHP, Ocak 1946’da Demokrat Parti’nin kurulmasına yol açacak
şekilde parçalandı. İnönü Cumhurbaşkanı olarak Türkiye’yi savaştan uzak tuttu ama
‘milli şef’ ünvanıyla baskıcı bir yönetim uygulaması yüzünden kitlelerce
benimsenmedi.
Demokrat Partililer
amaçlarının Türkiye’de demokrasiyi geliştirmek olduğunu iddia ediyorlardı.
Müdahaleci devleti sınırlandırmak, bireysel hak ve özgürlükleri geliştirmek
istiyorlardı. Demokratlar, siyasi insiyatiflerin halktan gelmesi gerektiğini
öne süren popülistlerdi. Tıpkı Jön Türkler dönemindeki liberaller gibi özel
teşebbüs ile birey adına konuşuyorlardı. Kısa süre içinde kentli nüfusun
eğitimli kesiminden gazeteciler ve akademisyenlerin yanı sıra burjuvazi ile
entelektüellerin çoğunluğunu taraflarına çektiler. Toprak ağalarının desteğine
zaten sahiplerdi. Halk Partililer ise nihayet toplumda kendilerine ve
partilerine karşı husumet hissettiklerinde partiyi ve toplumu liberalleştirmeye
başladılar. İnönü ‘milli şef’ ve ‘CHP’nin daimi başkanı’ sıfatlarını bıraktı,
partinin her dört yılda bir genel başkan seçmesine razı oldu. Ancak halk
bunları göstermelik değişiklikler olarak gördü. Haklıydı da, çünkü İnönü parti
genel başkanlığından uzaklaştırıldığı 1972 yılına kadar görevini korudu !
Demokrat Partililer
1950’de genel seçim yapıldığında, yirmi yedi yıllık Cumhuriyet Halk Partisi
iktidarında çekilmiş olan acıların toplumsal hafızadaki yerini istismar
etmişlerdi. Seçmenlere İnönü iktidarda kaldığı sürece hiçbir şeyin
değişmeyeceği söylenmişti; Atatürk değil de İnönü tek parti mutlakıyetçiliğinin
sembolü olmuştu. Demokrat Partililer, ayrıca Türkiye’nin sorunlarından devleti
değil de partiyi sorumlu göstererek bürokrasinin desteğini de kazanmışlardı.
Bürokrasinin desteği veya kesin tarafsızlığı olmasaydı DP kazanamayabilirdi,
çünkü Türk halkı, bürokratlardan hem çekiniyor hem de onların izinden
gidiyordu.
Demokratlar’ın 1950
seçim zaferi modern Türkiye’de bir dönüm noktası olarak görüldü. İktidar
partisi seçmenin iradesini kabul etmişti ve bu da demokratik süreç için,
komünist otoriterlik ile ‘hür dünya’ arasında bir çatışmanın ortaya çıktığı o
dönemde, önemli bir adım olarak görülüyordu. Aslına bakılacak olursa,
Türkiye^’deki değişiklik göründüğü kadar dramatik değildi. DP tarafından temsil
edilen siyasi güçlerin siyaset alanına girdiği doğruydu ama iktidara
geldiklerinde tıpkı CHP’nin de yapmış olduğu gibi aynı aracı, kısıtlayıcı 1924
Anayasası’nı kullanmaktaydılar. 1950’lerin büyük değişimi, sömürgelerin
bağımsızlaşması süreci ve Soğuk Savaş aracılığıyla geldi; bunlar doğal olarak
Türkiye’deki hayatı da etkiledi.
Soğuk Savaş iklimi
Türkiye’nin Washington’la ilişkisini hızlandırdı. Her iki taraf da Türkiye’nin
hızlı ekonomik gelişme için yabancı sermaye yatırımına ihtiyacı olduğuna
inanıyordu. Bu, sadece Türkiye Batı’ya katılır ve Ortadoğu’da Batı çıkarlarına
hizmet ederse gerçekleşebilecekti. Stalin’in Türkiye’ye karşı zorbalık
taktikleri, Washington’la yakınlaşmayı, özellikle de komşu Yunanistan’da iç
savaş çıkması sonucunda kolaylaştırdı. Hem Türkiye hem de Yunanistan Şubat
1952’de NATO’ya tam üye oldular. Türkiye NATO’ya üye olduktan sonra tüm dış
politika seçeneklerinden vazgeçerek örgüte tamamen bağımlı hale geldi.
Demokrat Partililer
iktidara geldiklerinde ülkede büyük umutlar yarattılar. Otoriter tek parti
rejimini sona erdirmiş, ülkeyi demokratik biçimde yönetme, çağdaşlaşma ve refah
getirme sözü vermişlerdi. Aslına bakılırsa, iktidar partisi ile muhalefet
arasında gerçek bir ideolojik fark yoktu: her iki parti de modern, müreffeh bir
Türkiye yaratma çalışmalarına gönül vermişti. Demokratlar, 1948’de CHP’li bir
siyasetçi tarafından ortaya atılmış Türkiye’yi bir küçük Amerika yapma ve her
mahallede bir milyoner yaratma sloganlarını kullanıyorlardı. Demokrat Parti
yönetiminin ilk yıllarında Avrupa’da Türk mallarına artan rağbet ve Kore
Savaşı’nın yarattığı gelişimin sonucu olarak ülke hızla büyüyormuş gibi
göründü. Ayrıca Marshall yardımı da ülkeyi Batı’ya açtı.
Menderes’in konumu
1954 yılındaki seçim zaferinden sonra kötüleşti. Bu sırada Türkiye bir refah
dönemindeydi ve ülkede bir umut havası vardı. Seçmenler ekonomik büyümeden
faydalanmış ve hoşnutluklarını, ülkeyi açan, onu daha az bürokratik yapan
yönetimi destekleyerek göstermişlerdi. Demokrat Partililer devlet arazilerini
bazı topraksız köylülere dağıtmış, ABD’den tarım makineleri ithal ederek
çiftliklerde makineleşmeyi başlatmış, dolayısıyla da üretimi artırmışlardı.
Tarımdaki gelişmelerden dolayı kırsal kesim, özellikle de büyük çiftçiler,
kazançlıydı ve DP’ye oy vermekten memnundu. DP’yi siyasal liberalleşme vaat
ettiği için desteklemiş olan kentli aydınlar, üniversiteler ve müteşebbisler
hayal kırıklığı içerisindeydi. Yazar bunu 1924 Anayasası’nın halen ürürlükte
olmasına bağlar. Ama açıktır ki darbe söylentilerinin yayıldığı bir ortamda
DP’nin Anayasa’yı değiştirmesi ne kadar olasıydı ?
Menderes 1954 seçim
başarısıyla değişti. Hem halktan aldığı oy hem meclisteki temsilci sayısı
arttı. Halk öyle inandığı için doğru politikaları seçtiğine kanaat getirdi;
artık 1946’dan beri Demokrat Parti’yi desteklemiş olan ve partiye sempati duyan
gazetecilere bile danışmaya gerek duymuyordu. Ama yazarın aksini bir siyasi
parti liderinin gazetecilere danışmak gibi bir görevinin olduğunu düşünmüyoruz.
Hükümet üzerindeki tek etkin denetim meclisteki güçlü muhalefetti.
1955’ten sonra
ekonomide başlayan gerileme Türk siyasal yaşamında da etkili olmaya başladı.
Enflasyon memurların ve işçilerin yaşam standartlarına zarar veriyordu.
Subaylarında bu durumdan birebir etkilenmeleri ve prestij kaybetmeleri 1960
darbesine yol açan faktörlerden biri oldu.
1957’de DP artık
ekonomiyi kontrol edemiyordu. 1959 Ekimi’nde Menderes yeni mali krediler
arayışında Amerika’ya gitti. Eli boş dönünce Rusya’yı denemek için gitmeyi
düşündü fakat gidemeden Ordu Menderes’i devirdi.
Ordu için harcama
yapmak DP’nin öncelikler listesinde yoktu, çünkü Menderes Türkiye’nin kısıtlı
kaynaklarını ekonomik gelişmeyi hızlandırmak için altyapıya, yol ve fabrika
yapımına aktarmayı tercih ediyordu. Ülke zaten milli gelirine oranla pek çok
NATO ülkesinden fazla askeri harcama yapıyordu. NATO ülkelerine eğitim için
gönderilen genç subaylar yeni bir dünya görüşü ve Türkiye’de reform yapma
isteği edindiler. Demokratlar Generalleri öyle başarıyla yanlarına çekmişlerdi
ki, alt rütbeli subaylar gizli planlarına katılacak tek bir general bulmakta
bile zorlandılar. Bundan sonra 20. Yüzyılın sonuna kadar Türk siyasal gündemini
askerler belirleyecekti.
27 Mayıs 1960 askeri
darbesini takip eden süreç, Türk siyasal, toplumsal ve ekonomik hayatında yeni
bir dönem başlatmıştır. Askeri cunta yönetimini oluşturan 38 subaydan çok azı
Türkiye’nin siyasi geleceğine dair bir öngörü sahibi olarak göreve gelmişti.
Generaller kısa sürede Türkiye’nin siyasi ve sosyoekonomik hayatının kritik bir
parçası oldular. Subayların maaşları ve yaşam standartları enflasyondan
etkilenmeyecekleri bir biçimde önemli oranda artırıldı. Emekli generaller ya
büyükelçi olarak yurtdışına yollandı veya kurum ve bankalara yönetici olarak
atandı. Böylelikle sisteme katılmış oluyorlardı! Her ne kadar geçmişe ait
gelenek korunsa da ordu, ‘millet’ veya ‘Kemalizm’ gibi soyut kavramlar yerine
filizlenen kapitalizmin koruyucusu oldu.
1960’ların siyaset
yaşamı önceki on yıllara göre çok değişikti. Ülke siyasileşmiş ve 1961
Anayasası ideolojik tartışma için yeni bir çerçeve oluşturmuştu. İlk kez,
ülkenin geleneksel siyasetine, özellikle dış politika konusunda meydan okuyan
bir sol ortaya çıkmıştı.
Türkiye’deki siyasal
olaylar Soğuk Savaş’tan ve Ortadoğu’daki olaylardan etkileniyordu. Washington’daki
siyaset üreticileri Ortadoğu ve Asya’da milliyetçiliğin yükselişini dikkatle
izliyor ve milliyetçiliğin Batı çıkarlarına en az komünizm kadar büyük bir
tehdit olduğunu düşünüyorlardı. Bunun sonucunda Amerikan yönetimi Kasım 1958’de
İslam’ın milliyetçilik ve komünizme karşı bir panzehir olarak
kullanılabileceğini öngören bir iç hizmet belgesi yayınladı.
Amerikan karşıtlığı
toplumu muhafazakar sağ ve bazen neo-Kemalist olarak adlandırılan milliyetçi ve
radikal bir sol olarak kutuplara ayırdı. Sol ABD’yi, Türkiye’nin bağımlı hale
geldiği kapitalist dünyanın lideri olarak görüyordu. Onlara göre II. Dünya
Savaşı sonrasında hem CHP hem DP; Truman Doktrini’ni ve Marshall Planı’nı kabul
ederek, NATO’ya ve Bağdat Paktı’na katılıp, Türkiye’yi Batı’nın bir uzantısına
dönüştürerek Kemalizm’e ihanet etmişlerdi.
Sağ ise bu radikal
milliyetçi fikirlerden irkildi, bunların komünizm propagandası olduğunu
söyleyerek karşı çıkıp, saldırdı. 1958’de NSA dökümanının öne sürdüğü gibi
‘komünizmin panzehiri’ olarak İslam’a yöneldi. Solcu saldırıların yanı sıra,
hükümetin sosyo-ekonomik gelişmelerin etkisiyle parçalanan bir siyasal sağla da
uğraşması gerekti. 1970’lerin başına
gelindiğinde, Türkiye’deki durum patlamaya hazır hale gelmişti. Gereğinden
kalabalık okullar ve üniversiteler hem sol hem de sağ için militan bulma
yerleri olarak idealdi ve bu gençler 12 Mart 1971 askeri müdahalesine yol
açan istikrarsızlığın meydana gelmesinde
hayati bir rol oynadılar.
1971 başında Türkiye
tam bir kargaşa içindeydi. Solcu militan öğrenciler bankaları soyuyor, Amerikan
askerlerini kaçırıyor ve Amerikan hedeflerine saldırıyordu. MHP’ye bağlı
militanlar olan Bozkurtlar da hükümeti eleştiren profesörleri hedef alıyordu.
8Mart’ta durumu
kontrol edemeyen Demirel kendi parti grubunun desteğiniyitirdi. Bu olay, askeri
müdaheleyi tetikledi; kuvvet komutanları muhtıra yayınladı ve Demirel istifa
etmek zorunda kaldı bu da Türkiye’yi zor günlerde yönetecek anti-demokratik
önlemleri geçirecek bir partiler üstü hükümetinin kurulması yolunu açtı.Nihat
Erim hükümeti başa gelince sıkıyönetim ilan etti. 1961 Anayasası’nda
değişiklikler yaptı. Başarısız despot Erim hükümetinden sonra Ecevit gelince
ortalık çok karışıktı. İşçi bayramındaki provokasyon ve Taksim’de 35 kişinin
öldürülmesi, Alevilere yapılan baskılar, Abdi İpekçi suikasti derken işler
içinden çıkılmaz hale gelmişti.
Türkiye’nin stratejik
önemi 1978/1979 İran İslam Devrimi ve Sovyet’lerin 1979 Afganistan
müdahalesiyle değişti. Artık Batı’nın Türkiye’de istikrarlı bir rejime ihtiyacı
vardı. Bunu siyasi partiler yerine getiremediğine göre belki generaller
üstesinden gelirdi! Siyasal hayat felç olunca generaller yönetime 12 Eylül 1980’de el koydu.
Darbenin amaçlarından
biri 1961 Anayasası’nın getirmiş olduğu liberal rejimi kesinlikle parçalamaktı.
MGK anayasayı askıya alıp parlamentoyu feshetti, partileri kapatıp liderlerini
gözaltına aldı. Grevdeki işçilere işlerine dönmeleri emredildi. Darbe
sonrasında siyasilere yasak getirildiğinden siyaseten hiç varolmamış kişiler
parti kurdular. Özal’ın ANAP’ı beklenmeyen şekilde iktidar olmuştu. ANAP
parçalanmış partilerin hiçbirinin devamı olmamasının yanı sıra tüm bu
partilerdeki iyi unsur ve fikirleri bir araya getirebilmiş bir partiydi. Turgut
Özal, kanun ve düzeni generallere bırakarak ekonomiye odaklandı. Generallerden
beş yıllık bir sosyal barış dönemi – protesto ve grevlerin olmayacağı bir
dönem- oluşturmalarını istedi. Referandumla siyasi yasaklar kalkınca Özal oy
kaybedeceğini anlamış ve halihazırda mecliste çoğunluğa sahipken Cumhurbaşkanı
seçtirmiştir kendisini. Özal’ın cumhurbaşkanlık dönemi siyasi kararsızlık
dönemi olarak anıldı. Güneydoğu’da giderek büyüyen kürt isyanı, 1990 başlarında
Ankara ve İstanbul’daki siyasi cinayetler, İslamcıların seslerinin yükselmesi
sebepleriyle yeni bir askeri müdahaleden söz edilmeye başlanmıştı. Hükümet
orduya ve polise olağanüstü yetkiler veren anti-terör yasasını çıkararak bu
duruma karşılık verdi. MGK Güneydoğu’daki sekiz ilde ilan edilen olağanüstü
halin dört ay daha uzatılmasını sağladı.
Haftalar sonra, 2
Ağustos 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgali, Türkiye’nin durumunu dramatik biçimde
değiştirdi. Siyasi kriz o an için unutuldu. Türkiye, uluslar arası bir krizin
ortasında, özellikle bir yıl önce yıkılan Berlin Duvarı’nın ardından diğer
ülkeler karşısındaki konumunu tekrar belirleyebilirdi. Sovyet tehditinin
ortadan kalkmasıyla stratejik önemini kaybeden Ankara, Körfez Krizi ve Orta
Asya’daki Türk cumhuriyetlerinin bağımsızlığa kavuşmasıyla yeniden önem
kazandı. Körfez Krizi, 16 Ocak 1991’de savaşın patlamasına sebep oldu. 28
Ocak’ta ateşkes ilan edildi. Iraklı Kürt mülteci akını, Kürt isyanını ve
ekonomik durumu daha da ağırlaştırmıştı. Yine de Türkiye’nin toplumu ve
ekonomisi Özal döneminde dönüşüme uğradı.
Türk siyasal eliti,
özellikle de askeri kesim, ordunun –devlete karşı yapılan her türlü
başkaldırıya müdahele etmesini savundular, siyasal çözümleri redettiler.
1920’deki ölü doğan Sevr Antlaşması’ndan beri Türkler, hep Sevr kompleksiyle
yaşıyorlardı. Bu siyasal elit, Batı dünyasının milliyetçiler karşısında
yenildiğini hiç unutmadı ve Batı’nın da unutmadığını düşündü. Bunlara göre
Batılılar; 1920’de uygulatamadıklar koşulları şimdi bir Kürt devleti kurdurma
ve Ermenilere toprak talebi şeklinde sürekli dayatıyorlardı.
PKK’ya karşı savaş,
Türkiye’de ‘derin devlet’ olarak bilinen devlet unsurları ile mafya arasındaki
gayrıresmi ittifakı da ortaya çıkardı. Bu susurluk olayıyla ortaya
çıkmıştır.Abdullah Çatlı, Sedat Bucak, Hüseyin Kocadağ aynı arabadan çıkmıştır.
Devlet görevlileri, suçlular ve ülkücüler arasındaki gizli anlaşma, ordunun
solu ezmek amacıyla bir ittifaka giriştiği 1970’lerde başlamıştı. Olay ülkede
büyük infial yarattı ve Türkiye siyasetinde bir diğer dönüm noktası olarak
görüldü. Yıllar içerisinde olaya çok fazla bürokrat ve politikacı karışmış olduğundan,
ciddi bir sonuç elde edilemedi.
Türkiye’nin siyasi
huzursuzluğunun kökleri ve birçok buna bağlı sorunu çözememesi, 12 Eylül 1980
darbesi sonrasında kurulan siyasal rejimle bağlantılıdır. Generaller, eski
siyasetçileri yasaklayıp yeni kurumlar oluşturarak tüm sistemi siyaset dışında
tutmayı başardılar. Eski siyasetçiler Demirel, Ecevit, Erbakan ve Türkeş’in
hakları 1987 referandumuyla iade edilene kadar ülkenin tüm siyasal dokusu
değiştirilmişti. Merkez sol ile merkez sağ parçalanmıştı ve sistem dışı
partiler, örneğin İslamcılar ve ülkücüler, kritik bir rol oynamaya başlamıştı.
Bu yıllarda Türkiye hem merkez sol, hem merkez sağ tarafından onaylanan
küreselleşme dünyasının bir parçası olmuştu. Söylemleri bir yana bırakılacak
olursa partiler arasında ciddi bir fark kalmamıştı, bu artık ideolojilerin
ölümüydü.
Başarısız koalisyon
denemesinden sonra başa geçen Erbakan, orduyu memnun etmek için b azı
girişimlerde bulunmuş bu durum da tabanında tepkiye yol açmıştı. İki tarafa da
yaranamayan Erbakan post-modern ‘Sincan’ darbesi sonrası istifa etmek zorunda
kalmıştı. Anayasa mahkemesi de Refah
Partisini kapatıp Erbakan’a siyasi yasak
koymuştu.
15 Şubat’ta PKK
lideri öcalanın Kenya’da ele geçirilmesiyle milliyetçi hava artmıştı. Ecevit
kendini ateşli bir milliyetçi olarak yeniden sahneye çıkarmış, öte yandan MHP
milliyetçiliğiyle ön plana çıkmıştı. ANAP’ta eklendi ve koalisyon oluşturdular.
İlk hedefleri ekonomiyi düzeltmekti
ancak 99 depremleri ekonomik planları sekteye uğrattı. Devletin olaya tepkisi sönük
kaldı fakat sivil toplum çok enerjik biçimde yanıt vermiştir. Sonrasında Necdet
Sezerle Ecevit arasında yoktan yere çıkan kavga Cumhuriyet tarihinin en büyük
ekonomik krizine neden olmuştur.
Tüm bu olayların
sonrasında her zaman olduğu gibi küresel bir olay ülkemizde etkisini gösterdi;
11 Eylül saldırıları. İkiz Kuleler ve Pentagon’a yapılan saldırılar birden
Başkan Bush’un teröre karşı savaşında Türkiye’nin rolünü güçlendirdi. Krediye
ihtiyacı olan Türkiye savaşa tereddütsüz katıldı ve istediği verildi. Tüm bu
büyük ekonomik sıkıntılar ve Ecevit’in hastalığı ülkeyi zor durumda
bırakmıştı. Hükümetin kendi içinde
siyasi kriz yaşaması, bakanların bir kısmının istifa etmesi üzerine erken
seçime gidildi ve 3 Kasım 2002’de yapılan seçimle Sürpriz bir şekilde AKP tek
başına iktidar oldu ve yeni bir dönem başladı.
AKP Anadolu’da ortaya
çıkan muhalif eliti temsil ediyordu. Partinin geniş bir tabanı vardı ve onu
siyasal İslam’ın partisi olarak tanımlamak da, tepki oylarını aldığını
söylemekte yanlıştı. Süregiden ekonomik krizden, devasa işsizlik oranlarından,
yükselen fiyatlardan endişeli seçmenler, güvenlerini İstanbul’u düzgün idare
edebilmiş bir lidere emanet etmişlerdi, şimdi de aynısını Türkiye çapında
yapabileceğini düşünüyorlardı.
Hükümet ihtiyatlı başladı.
Meclis’i ve kabineyi kontrol etseler de devleti, yani orduyu ve bürokrasinin
tümünü kontrol etmediklerini biliyorlardı. 1 Mart tezkere oylamasının mecliste
reddedilmesi önceki parti yönetimlerinin aksine, AKP liderinin dediğini yapan,
sıkıca kontrol edilen ve seçkinlerce yönlendirilen bir parti değildi.
Kamuoyunun fikrine duyarlıydı ve savaş karşıtı gösterilerin ret oyunda önemli
bir rolü olmuştu. Bazı Türkler’in belirttiği gibi demokrasi kavramı değişmişti.
Sonuç olarak Türk
Siyasal Hayatına baktığımızda kişiler, devletler, zaman, mekan, ideolojiler
farklı gözükse de katı devletçi anlayış her zaman tek hakim unsur olmuştur.
Devlete tehdit oluşturabileceği düşünülen en ufak tehditlere dahi çok sert
tepkiler verilmiştir. Bu durum o kadar içimize işlemiştir ki bugüne kadar ki en
demokratik, özgürlükçü yönetim olan AKP döneminde dahi bu tarz uygulamaları ve
refleksleri görebilmek mümkündür…
Kaynak: Ahmad,Feroz - Bir Kimlik Peşinde Türkiye
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder