İnsanoğlu boşaltır, içinde tutamaz ki... Yorulunca çıkar ter derimizin üstünde Öfkelenince bağrışlar çıkar, ses tellerini yırtarcasına Ruhumuz yorulunca hüzün çıkar Kalbimiz kırılınca da edebiyat çıkıyor Edebiyat kırık kalplerle başladı belki de, Kırık kalplerin hikayesini anlatıyor tekrar tekrar...
1 Eylül 2014 Pazartesi
Utansın! - Necip Fazıl
UTANSIN
Tohum saç, bitmezse toprak utansın!
Hedefe varmayan mızrak utansın!
Hey gidi küheylan, koşmana bak sen!
Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!
Eski çınar şimdi noel ağacı;
Dallarda iğreti yaprak utansın!
Ustada kalırsa bu öksüz yapı,
Onu sürdürmeyen çırak utansın!
Ölümden ilerde varış dediğin,
Geride ne varsa bırak utansın!
Ey binbir tanede solmayan tek renk;
Bayraklaşamıyorsan bayrak utansın!
Necip Fazıl Kısakürek – 1964
1 Temmuz 2014 Salı
Kaybeden Kahramanlar
Bugünkü incelemem diğerlerinden biraz farklı olacak çünkü inceleyeceğim bu kitabın yazarı diğer yazarlardan daha farklı. Bu farkı yazarın sevgi dolu yüreği, diğer türlerde bulunmayan yazarın kendine has şiirsel anlatımı oluştursa da yazarın benim dostum olması diğer incelemelerden ayırıyor ve heyecan veriyor.
Kitabın türünden bahsetmek gerekirse belirttiğim gibi herhangi bir türe yerleştiremiyorsunuz. Şiirsel anlatım çok yoğun, edebiyatımızda Sinan Paşa'nın düz yazıda şiirsel öğe kullanan üslubu var ama tam olarak o türde değil, Çocuk kitabı deseniz Küçük Prens'e benzer bir üslubu var ama o da tam karşılamamakta. Kitabı ayıran en önemli özelliği burada, diğer hiçbir kitaba benzememesi, tam anlamıyla özgün oluşu.
''Kaybeden Kahramanlar'' aslında çok alışık olduğumuz bir olgu. Amerikan-Hollywood kahramanları hep kazanır, dünyayı kurtarır ama bu eserlerde karakterin iç dünyasına çok kısıtlı girilir. Özet olarak duygularından arındırılmış süper güçteki insanlar dünyayı kurtarır, güzel kızı öper ve film biter. Dünya üzerindeki yaşamış, gerçek -hayal ürünü olmayan- kahramanlara baktığımızda durum öyle değildir aslında. Ulubatlı Hasan surlara sancağı diker ve şehit olur, Spartacus dünya tarihini değiştirir, devrinin süpergücüne meydan okur ve şehit olur. Sonuç olarak bu kahramanlar kazanırlar, tarihe adlarını yazdırırlar bunun için büyük bedeller öderler ama bireysel olarak bu kahramanlara baktığımızda insanlara kazandırırken aynı zamanda kaybetmektedirler.
Kitabın içeriğine bakarsak hayatın acımasız gerçeklerinden yorulmuş bir kahramanın çocukluğuna sığınması, özlediği insanları ve nesneleri orada bulması anlatılıyor ve bu anlatım efsanevi öğeler ve şiirsellikle süsleniyor.
Klasik kitaplardan etkilendiğimiz kısımları paylaşmadan önce yazın hayatına başarılı bir giriş yapan yazarı tebrik ediyor, buradan başarının devamını diliyor ve sonraki kitaplarını büyük bir heyecanla bekliyoruz.
not: kitabı Kızılaydaki Dost Kitabevinden, İdefix ve D&R dan online olarak ya daKanguru Yayıneviyle iletişime geçerek alabilirsiniz.
- Ben bunları şimdi burada sizlere anlatmayacaktım güya. Anlattıklarımın öncesi bize öğrettikleri gibi sıradan bir dünya hali, kapitalizmin ve demokrasinin doğal seyri,herkesin gelebilir başına, başarısızlık düzenin gereği, ölüm ise Yaradan'ın emri, gerek yok abartıya.
- Çok sıkılmıştım bunalmıştım, ne yapacağımı bilmiyordum. Birden çocukluğuma kaçmak, babama anneme sığınmak geldi içimden. ne kadar güzel, ne kadar ferahlatıcı olurdu bu. Keşke küçücük olabilseydim şimdi. Hiç durmaz koşardım babamın güvenli ellerine. ''Ben geldim baba, bak Mintirik Efe'n geldi derdim''. Babam da beni kucağına alır öper koklar, güneşler doğar ve birlikte gözlerimiz ışıldardı. Evet anlıyordum artık, çözüm buradaydı. Çocukluğumuz özlemiştim. Ona tekrar bir şekilde kurtarıcı olarak kavuşmalı, bunun için de öncelikle çocukluk yıllarımı arayıp buılmalıydım. Nerelerdeydi bu anılarla dolu yıllar ?
- Yaşamdaki en değerli hazine sevgi dolu temiz bir yürekti...
- Yüreklerinde yaşam boyu sönmeyen doğruluk ışıklarıyla,
Ölürken son bir haykırış karanlığı yırtarak ayrdınlatırlarmış,
Bunlar kaybeden kahramanlarmış.
- Artık vakit akşam oldu, ben batan güneşim yavrularım. Ama sizler ? Sizler doğan güneşsiniz. benim kıymetli hazinelerim.
- Ben sevmem yönetmeyi ve yönetilmeyi, sevgi akıl ve doğruluk yönetsin sizi...
-
Asalet bulunmaz omuzda,
Yüreğinde taşırsın onu eğer varsa.
O bir destansı duruştur yaşama,
Duruşundan bellidir diye hani derler ya.
Bu zor iştir evlat,
Çoğu padişah ve kral bunu beceremez.
Katmayacaksın kendini esen rüzgarların önüne,
Eğmeyeceksin başını üç kuruşluk dünya nimetine.
Yolun zalimlerin yolu olmayacak.
Yağmura rüzgara karşı yürüyeceksin,
Lapa lapa karlar yağacak saçlarına,
Hava ansızın dönecek amansız bir fırtınaya.
Soluk alamayacaksın belki de,
Boğmak isteyecekler seni oracıkta.
Bir mahşer gecesinde
Yeryüzü alevler kusup yarılıp çekerken seni içine,
Denizler dev dalgalar olup yürüyüp gelecek üzerine,
Gökkubbe binbir parça olup gümbür gümbür yıkılacak tepene.
Böyle zamanlarda yanında birilerini boşuna arama,
Bu senin değişmez kaderin olacak,
Kalacaksın daima tek başına.
Ama yine de 'karanlığa aydınlık katacaksın'
Kimsesizleri, zavallıları ve hayvanları koruyacaksın.
Yürüyeceksin eğilmez başınla,
Dağlara denizlere meydan okuyan o efe duruşunla...
Kitabın türünden bahsetmek gerekirse belirttiğim gibi herhangi bir türe yerleştiremiyorsunuz. Şiirsel anlatım çok yoğun, edebiyatımızda Sinan Paşa'nın düz yazıda şiirsel öğe kullanan üslubu var ama tam olarak o türde değil, Çocuk kitabı deseniz Küçük Prens'e benzer bir üslubu var ama o da tam karşılamamakta. Kitabı ayıran en önemli özelliği burada, diğer hiçbir kitaba benzememesi, tam anlamıyla özgün oluşu.
''Kaybeden Kahramanlar'' aslında çok alışık olduğumuz bir olgu. Amerikan-Hollywood kahramanları hep kazanır, dünyayı kurtarır ama bu eserlerde karakterin iç dünyasına çok kısıtlı girilir. Özet olarak duygularından arındırılmış süper güçteki insanlar dünyayı kurtarır, güzel kızı öper ve film biter. Dünya üzerindeki yaşamış, gerçek -hayal ürünü olmayan- kahramanlara baktığımızda durum öyle değildir aslında. Ulubatlı Hasan surlara sancağı diker ve şehit olur, Spartacus dünya tarihini değiştirir, devrinin süpergücüne meydan okur ve şehit olur. Sonuç olarak bu kahramanlar kazanırlar, tarihe adlarını yazdırırlar bunun için büyük bedeller öderler ama bireysel olarak bu kahramanlara baktığımızda insanlara kazandırırken aynı zamanda kaybetmektedirler.
Kitabın içeriğine bakarsak hayatın acımasız gerçeklerinden yorulmuş bir kahramanın çocukluğuna sığınması, özlediği insanları ve nesneleri orada bulması anlatılıyor ve bu anlatım efsanevi öğeler ve şiirsellikle süsleniyor.
Klasik kitaplardan etkilendiğimiz kısımları paylaşmadan önce yazın hayatına başarılı bir giriş yapan yazarı tebrik ediyor, buradan başarının devamını diliyor ve sonraki kitaplarını büyük bir heyecanla bekliyoruz.
not: kitabı Kızılaydaki Dost Kitabevinden, İdefix ve D&R dan online olarak ya daKanguru Yayıneviyle iletişime geçerek alabilirsiniz.
- Ben bunları şimdi burada sizlere anlatmayacaktım güya. Anlattıklarımın öncesi bize öğrettikleri gibi sıradan bir dünya hali, kapitalizmin ve demokrasinin doğal seyri,herkesin gelebilir başına, başarısızlık düzenin gereği, ölüm ise Yaradan'ın emri, gerek yok abartıya.
- Çok sıkılmıştım bunalmıştım, ne yapacağımı bilmiyordum. Birden çocukluğuma kaçmak, babama anneme sığınmak geldi içimden. ne kadar güzel, ne kadar ferahlatıcı olurdu bu. Keşke küçücük olabilseydim şimdi. Hiç durmaz koşardım babamın güvenli ellerine. ''Ben geldim baba, bak Mintirik Efe'n geldi derdim''. Babam da beni kucağına alır öper koklar, güneşler doğar ve birlikte gözlerimiz ışıldardı. Evet anlıyordum artık, çözüm buradaydı. Çocukluğumuz özlemiştim. Ona tekrar bir şekilde kurtarıcı olarak kavuşmalı, bunun için de öncelikle çocukluk yıllarımı arayıp buılmalıydım. Nerelerdeydi bu anılarla dolu yıllar ?
- Yaşamdaki en değerli hazine sevgi dolu temiz bir yürekti...
- Yüreklerinde yaşam boyu sönmeyen doğruluk ışıklarıyla,
Ölürken son bir haykırış karanlığı yırtarak ayrdınlatırlarmış,
Bunlar kaybeden kahramanlarmış.
- Artık vakit akşam oldu, ben batan güneşim yavrularım. Ama sizler ? Sizler doğan güneşsiniz. benim kıymetli hazinelerim.
- Ben sevmem yönetmeyi ve yönetilmeyi, sevgi akıl ve doğruluk yönetsin sizi...
-
Asalet bulunmaz omuzda,
Yüreğinde taşırsın onu eğer varsa.
O bir destansı duruştur yaşama,
Duruşundan bellidir diye hani derler ya.
Bu zor iştir evlat,
Çoğu padişah ve kral bunu beceremez.
Katmayacaksın kendini esen rüzgarların önüne,
Eğmeyeceksin başını üç kuruşluk dünya nimetine.
Yolun zalimlerin yolu olmayacak.
Yağmura rüzgara karşı yürüyeceksin,
Lapa lapa karlar yağacak saçlarına,
Hava ansızın dönecek amansız bir fırtınaya.
Soluk alamayacaksın belki de,
Boğmak isteyecekler seni oracıkta.
Bir mahşer gecesinde
Yeryüzü alevler kusup yarılıp çekerken seni içine,
Denizler dev dalgalar olup yürüyüp gelecek üzerine,
Gökkubbe binbir parça olup gümbür gümbür yıkılacak tepene.
Böyle zamanlarda yanında birilerini boşuna arama,
Bu senin değişmez kaderin olacak,
Kalacaksın daima tek başına.
Ama yine de 'karanlığa aydınlık katacaksın'
Kimsesizleri, zavallıları ve hayvanları koruyacaksın.
Yürüyeceksin eğilmez başınla,
Dağlara denizlere meydan okuyan o efe duruşunla...
4 Haziran 2014 Çarşamba
Ulyses - Lord Alfred Tennyson
Faydası az başıboş bir kralım,
Kendisi gibi yaşlı bir hanımla eşlenmiş,
Bu kıpırdamayan ocağın başında, kıraç yalçın kayaların arasında
Ölçüp biçip eşit olmayan kanunlar dağıtırım,
İstif yapan, uyuyan ve kendini doyuran, ve benden haberi bile olmayan,
Yabani bir ırkın üzerine.
Yolculuk etmeden duramam: hayatı içerim
Çökeltilerine kadar: Her zaman zevk alırım
Çok miktarda, acı çekerim çok miktarda, hem
Beni sevmiş olanlarla, hem de yapayalnız; kumsalda, ve
Hızlı akıntılar arasında yağmurlu Hayades
Soluk denizi giydirirken: Kendime bir isim yaptım;
Herzaman aç bir yürekle dolaştığım için.
Çok gördüm ve çok öğrendim; insanların şehirlerini
Ve davranışlarını, iklimleri, danışma kurullarını, yönetim şekillerini,
Kendim de dahil olmak üzere, hepsine şeref verdim;
Ve uzakta rüzgârlı Truva’nın çınlayan tepelerinde;
Akranlarımla savaşın zevkini içip kendimi sarhoş ettim.
Parçasıyım karşılaştığım her bir şeyin;
Yine de bütün deneyim seyahat edilmemiş dünyaya doğru
Parlayan bir kemerden ibarettir,
Ben hareket ettiğim zaman, sınırları her zaman ve her zaman solan.
Ne aptallıktır durmak, bitirmek,
Paslanmak parlatılmadan, parlamamak kullanılmadan!
Sanki yaşamak nefes almaktan ibaretmiş gibi. Hayat üstüne
Yığılan hayatın tümü pek azdı, ve çok azı kaldı
Bana ait olandan: Fakat her saati saklanıldı
O sonsuz sessizliğin, ve biraz daha fazlası
yeni şeylere sebebiyet veren; ve iğrenç gelse de bazısı için
Üç güneşi birden kendim için saklamak ve istif etmek,
Ve bu beyazlanmış ruhun arzuyla özlem çekmesi
Batan bir yıldız gibi bilginin peşinden gitmenin,
Ötesinde en uzak sınırının insan düşüncesinin.
Bu benim oğlum, benim kendi Telemakus’um,
Ona hükümdarlık asasını ve adayı bırakacağım
Benim çok sevdiğim, bu uğraşı becerecek kadar zeki,
Yavaşça dikkatle yumuşatacak
Yontulmamış bir halkı, ve yavaş derecelerle
Kontrolu altına alacak onları iyi ve yararlı olmaları için.
Tamamiyle kusursuzdur o, sıradan görevlerin
Küresinde ortalanmış, terbiyeli başarısız olmamak için
Duyarlılık gerektiren işlerde, ve ödemek için , ben gittiğim zaman,
Gereken hürmeti ev halkımın tanrılarına benim,
O kendi işini görür, ben kendimin.
İşte liman burada yatar, tekne burdan yelken üfürür:
İşte burada suratını asar geniş karanlık denizler. Benim gemicilerim,
Benimle yorulmadan çalışan, ve iş yapan, ve benimle düşünen ruhlar-
Gülüp oynayarak hoşgeldinle gökgürültüsü ve
Günışığını karşılayan, ve onlara karşı gelen
Özgür kalpler, özgür alınlar- sizler ve ben yaşlandık artık;
İleri yaşın da kendi şerefi ve zahmeti vardır;
Ölüm herşeyi kapatır: fakat sondan önce gelen birşey var,
Belki de hâla asil anlamı olan birtakım işler yapılabilir,
Tanrılarla uğraşan adamlara uygunsuz düşmeyen.
Işıklar kayalardan göz kırpmaya başlar:
Uzun gün solar: yavaş ay tırmanır: derin
İnlemeler bir çok seslerle yuvarlanır. Gelin, benim dostlarım,
Çok geç değildir henüz yeni bir dünya aramak için.
Hamle yapın, ve iyi oturarak düzenle vurup ortadan kaldırın
Seslenen kırışıklıklarını alnın; devam ettirmektir çünkü benim amacım
Ölünceye kadar yelken açmayı ötesine gün batımının,
Ve bütün batı yıldızlarının yıkandıkları yerlerin.
Belki de körfezler bizi yıkayıp temizleyeceklerdir:
Belki de Mutlu Adalara dokunacağız,
Ve ünlü Aşil’i göreceğiz, tanımış olduğumuz.
Çok şey alındı, fakat çoğu hâla olduğu yerde durur; ve
Şimdi biz eski günlerde yeryüzünü ve gökyüzünü yerinden oynatmış olan
O güç olmasak bile; Biz yine de biziz, biz;
Hepsi aynı-mizaçta bir parçadan oluşan yiğit yürekleriz,
Zamanla ve kaderle yıpranmış, fakat iradesi kuvvetli
Çabalamak, araştırmak, bulmak, ve teslim alınmamak için.
Çeviren: Vehbi Taşar
Not: Ulysses, Odise’nin lâtincesidir. Hyades, Boğa Burcunda Öküz Yıldızları kümesine verilen isimdir. Bu şiirin son kıtası Skyfall filminde M tarafından mahkemede söylenmektedir.
ayrıca: http://www.tolstoytherapy.com/2012/10/skyfall-and-tennyson.html
Kendisi gibi yaşlı bir hanımla eşlenmiş,
Bu kıpırdamayan ocağın başında, kıraç yalçın kayaların arasında
Ölçüp biçip eşit olmayan kanunlar dağıtırım,
İstif yapan, uyuyan ve kendini doyuran, ve benden haberi bile olmayan,
Yabani bir ırkın üzerine.
Yolculuk etmeden duramam: hayatı içerim
Çökeltilerine kadar: Her zaman zevk alırım
Çok miktarda, acı çekerim çok miktarda, hem
Beni sevmiş olanlarla, hem de yapayalnız; kumsalda, ve
Hızlı akıntılar arasında yağmurlu Hayades
Soluk denizi giydirirken: Kendime bir isim yaptım;
Herzaman aç bir yürekle dolaştığım için.
Çok gördüm ve çok öğrendim; insanların şehirlerini
Ve davranışlarını, iklimleri, danışma kurullarını, yönetim şekillerini,
Kendim de dahil olmak üzere, hepsine şeref verdim;
Ve uzakta rüzgârlı Truva’nın çınlayan tepelerinde;
Akranlarımla savaşın zevkini içip kendimi sarhoş ettim.
Parçasıyım karşılaştığım her bir şeyin;
Yine de bütün deneyim seyahat edilmemiş dünyaya doğru
Parlayan bir kemerden ibarettir,
Ben hareket ettiğim zaman, sınırları her zaman ve her zaman solan.
Ne aptallıktır durmak, bitirmek,
Paslanmak parlatılmadan, parlamamak kullanılmadan!
Sanki yaşamak nefes almaktan ibaretmiş gibi. Hayat üstüne
Yığılan hayatın tümü pek azdı, ve çok azı kaldı
Bana ait olandan: Fakat her saati saklanıldı
O sonsuz sessizliğin, ve biraz daha fazlası
yeni şeylere sebebiyet veren; ve iğrenç gelse de bazısı için
Üç güneşi birden kendim için saklamak ve istif etmek,
Ve bu beyazlanmış ruhun arzuyla özlem çekmesi
Batan bir yıldız gibi bilginin peşinden gitmenin,
Ötesinde en uzak sınırının insan düşüncesinin.
Bu benim oğlum, benim kendi Telemakus’um,
Ona hükümdarlık asasını ve adayı bırakacağım
Benim çok sevdiğim, bu uğraşı becerecek kadar zeki,
Yavaşça dikkatle yumuşatacak
Yontulmamış bir halkı, ve yavaş derecelerle
Kontrolu altına alacak onları iyi ve yararlı olmaları için.
Tamamiyle kusursuzdur o, sıradan görevlerin
Küresinde ortalanmış, terbiyeli başarısız olmamak için
Duyarlılık gerektiren işlerde, ve ödemek için , ben gittiğim zaman,
Gereken hürmeti ev halkımın tanrılarına benim,
O kendi işini görür, ben kendimin.
İşte liman burada yatar, tekne burdan yelken üfürür:
İşte burada suratını asar geniş karanlık denizler. Benim gemicilerim,
Benimle yorulmadan çalışan, ve iş yapan, ve benimle düşünen ruhlar-
Gülüp oynayarak hoşgeldinle gökgürültüsü ve
Günışığını karşılayan, ve onlara karşı gelen
Özgür kalpler, özgür alınlar- sizler ve ben yaşlandık artık;
İleri yaşın da kendi şerefi ve zahmeti vardır;
Ölüm herşeyi kapatır: fakat sondan önce gelen birşey var,
Belki de hâla asil anlamı olan birtakım işler yapılabilir,
Tanrılarla uğraşan adamlara uygunsuz düşmeyen.
Işıklar kayalardan göz kırpmaya başlar:
Uzun gün solar: yavaş ay tırmanır: derin
İnlemeler bir çok seslerle yuvarlanır. Gelin, benim dostlarım,
Çok geç değildir henüz yeni bir dünya aramak için.
Hamle yapın, ve iyi oturarak düzenle vurup ortadan kaldırın
Seslenen kırışıklıklarını alnın; devam ettirmektir çünkü benim amacım
Ölünceye kadar yelken açmayı ötesine gün batımının,
Ve bütün batı yıldızlarının yıkandıkları yerlerin.
Belki de körfezler bizi yıkayıp temizleyeceklerdir:
Belki de Mutlu Adalara dokunacağız,
Ve ünlü Aşil’i göreceğiz, tanımış olduğumuz.
Çok şey alındı, fakat çoğu hâla olduğu yerde durur; ve
Şimdi biz eski günlerde yeryüzünü ve gökyüzünü yerinden oynatmış olan
O güç olmasak bile; Biz yine de biziz, biz;
Hepsi aynı-mizaçta bir parçadan oluşan yiğit yürekleriz,
Zamanla ve kaderle yıpranmış, fakat iradesi kuvvetli
Çabalamak, araştırmak, bulmak, ve teslim alınmamak için.
Çeviren: Vehbi Taşar
Not: Ulysses, Odise’nin lâtincesidir. Hyades, Boğa Burcunda Öküz Yıldızları kümesine verilen isimdir. Bu şiirin son kıtası Skyfall filminde M tarafından mahkemede söylenmektedir.
ayrıca: http://www.tolstoytherapy.com/2012/10/skyfall-and-tennyson.html
Genç Werher'in Acıları : Sözler
Genç Wether'in Acıları Alman edebiyatının en ünlüsü Goethe tarafından 25 yaşında yazılmış ilk romanıdır. Goethe aslında o kitapta kendini yazmıştır, kitabın finalinde de yapmak isteyipte cesaret edemediği şeyleri. İşte o kitaptan bazı sözler:
-Söylüyorum sana değerli arkadaşım, duygularım dizginlenemez hale gelince mutlu bir kayıtsızlık içinde yaşantısının dar çemberinde dönen, günlük geçim derdine düşen, yaprakların sararıp döküldüğünü görünce kışın geldiğinden başka bir şey düşünmeyen böyle bir insanın görüntüsü, içimdeki bütün kargaşayı yatıştırıyor.
-O kadını en kısa zamanda görmenin bir yolunu bulmalıyım ya da iyice düşünürsem bundan kaçınmam en iyisi olur. Onu sevgilisinin gözleriyle görmem daha doğru; belki kendi gözlerimle ona bakınca, bana hiç de şimdiki gibi gelmeyecek, o güzel imgeyi neden mahvedeyim.
-Yollara düşen en huzursuz gezgin bile nihayetinde yine yurdunu özler, uzaklarda boşuna aradığı mutluluğu yuvasında, karısının göğsünde, çocuklarının yanında, hepsini korumak adına yaptığı işlerde bulur.
-Bahçeden kopardığı bir baş lahanayı sofraya koyan insanın basit ve saf mutluluğunu kalbim hissedebiliyorsa keyfime diyecek yoktur, çünkü yalnızca lahanayı değil, bütün güzel günleri, onu ektiği o tatlı sabahı, suladığı o tatlı akşamları da sofraya koymuş olur, lahananın günbegün büyümesi ona haz verdiği için her şeyin tadına bir anda yeniden varır.
- Ona inanıyorlar ama onu dinlemiyorlar !
-İnsanların birbirlerinin huzurunu bozmasından rahatsız olurum ben, en çok da genç insanların hayatlarının en güzel çağında bütün sevinçlere alabildiğine çok kucak açabilecekleri zamanda birkaç güzel günü surat asarak birbirlerine zehir etmeleri ve ancak çok sonradan kaybettikleri şeyin telafisinin olanaksız olduğunu görmeleri canımı sıkar.
-Tembellik neyse keyifsizlikte odur, tembelliğin bir türüdür. Doğamızın buna eğilimi var ancak toparlanma gücünü bulursak, kolaylıkla çalışmamız mümkün olur, gerçek hazzı elde etmenin yolu çalışmaktan geçer.
-Sevgili dostum tedbir almak yeterli mi? Tehlikenin sonu yok ki!
-Çünkü tutkularının esiri olan bir insan düşüncelerini tamamen yitirir.
-Ah yüreğim öylesine doluydu ki. Birbirimizi anlamadan vedalaştık. Bu dünyada birinin diğerini anlaması o kadar kolay bir şey değil.
-Böyle mi olacaktı, insanı sonsuz derecede mutlu kılan şey, aynı zamanda üzüntüsünün kaynağı mı olmalı?
-Kendimizden yoksunsak, elbette her şeyden yoksun kalıyoruz.
-Bir dağı aşmak zorunda olan bir seyyah gibi bu konuda susmak en iyisi; elbette dağ olmasa, yol çok daha rahat ve kısa olur; ama sonuçta orada ve aşılması gerekiyor !
-Bir de yüreğimden ziyade zekamı ve yeteneklerimi takdir ediyor, oysa o benim tek gurur vesilem, her şeyin, her yeteneğin, her mutluluğun, her acının tek başına kaynağı. Ah benim bildiklerimi herkes bilebilir, bana özgü olansa yalnızca yüreğim.
-Evet yalnızca bir gezgin, yeryüzünde bir yolcuyum ben ! Ya sizler daha önemli şeylerle mi meşgulsünüz ?
-Bir başkasının onu nasıl sevebildiğini, sevmeye nasıl hakkı olduğunu bazen anlamıyorum, çünkü onu yalnızca ben o kadar yürekten ve o kadar fazla seviyorum ki, ondan başka ne bir şey tanıyor, ne bir şey biliyorum; ondan başka da bir şeyim yok zaten !
-Doğa sonbahara dönerken, benim de hem iç, hem dış dünyama sonbahar geldi. Yapraklarım sararıyor, etraftaki ağaçların yaprakları çoktan döküldü.
-Ah insan öyle fani ki, yaşadığından gerçekten emin olduğu bu dünyada bile, varlığının tek bir gerçek iz bıraktığı bu dünyada bile, sevdiklerinin ruhunda ve hatıralarında o da sönüp kaybolacak
, hem de çok çabuk!
-İnsanların birbirleri için pek az şey ifade etmesi bende genellikle göğsümü parçalamak, beynimi dağıtmak isteği uyandırıyor. Ah, karşımdakine geçiremediğim sevgi, sevinç, şefkat ve hazzı karşımdaki de bana sunamaz, tüm kalbim mutlulukla dolup taşsa bile, karşımdaki kılı kıpırdamadan duran soğuk birini mutlu edemem.
- O kadar çok şeye sahibim, ama ona olan duygularım her şeyi yutuyor; o kadar çok şeye sahibim, ama o olmayınca benim için her şey değersiz.
-Okul ödevleriyle uğraşarak haftalık belli işleri yaptığı bir ortamda büyüyen bir gencin zar zor edindiği süslü bir giysi giyip haftasonları akranlarıyla kentte gezintiye çıkmaktan, olsa olsa bütün önemli şenliklerde ve konserlerde bir kerecik olsun dans etmekten, ayrıca bir kavga veya kötü bir dedikoduyla ilgili olarak çok içten gelen merakı ve bütün canlılığı ile çevresiyle çene çalmaktan başka bir eğlence ümidi yoktur. Onun ateşli doğası karşı cinsin iltifatları ve kurlarıyla artan iç gereksinimlerini sonunda duyumsar; önceden zevk aldığı şeyler zamanla tatsızlaşır, ta ki bir sevgilisi olana kadar. Bilmediği bir duygu dayanılmaz bir şekilde onu sevgilisine iter, tüm ümitlerini ona bağlar, etrafındaki dünyayı unutur, ondan başka hiçbir şey duymaz, görmez, hissetmez, yalnızca onu özler, yalnızca onu. Boş eğlencelerle vakit geçiren hercai biri olmadığından arzusu onu doğrudan amacına odaklar, eksikliğini duyduğu mutluluğun tümüne sonsuz bağla ulaşmak, özlemini duyduğu tüm sevinçlerin hepsini birden tatmak ister. Tüm ümitlerinin gerçekleşeceği teminatını veren birçok vaat, dayanılmaz arzularını çoğaltan cesaretli okşamalar tümüyle ruhunu sarar; bulanık bir mantıkla, tüm sevinçlerin önsezisiyle ruhu dalgalanır ve heyecanı doruğa çıkar, tüm arzularını kucaklasın diye kollarını açtığı anda sevgilisi onu terk eder. Donakalır, uçurumun başında hiçbir şey hissetmeden durur; etrafındaki her şey karanlığa bürünür, ne bir ümit, ne bir avuntu, ne de bir sezgi vardır! Çünkü yaşadığını hissettiği an sevgilisi onu terk etmiştir, önündeki geniş dünyayı görmez, kaybettiğinin yerine geçebilecek birçok şeyi görmez, kendini yalnız hisseder, onu bütün dünya terk etmiştir, yüreğindeki büyük boşluk yüzünden köşeye sıkışmış halde, kör gibi tüm dertlerine etrafını saran ölümle son versin diye uçuruma atlar. Bu da grip gibi bir hastalık durumu değil midir ?
-Gözlerimin önündeki perde kalktı sanki, sonsuz yaşam sahnesi karşımda ebediyen açık kalacak bir mezar çukuruna dönüşüyor. Şunu söyleyebilir misin: Bu kadar! Burada her şey geçici değil mi? Burada her şey fırtına hızıyla geçip gitmiyor mu, yaşamın tüm gücü çok nadiren sonuna kadar dayanır, ah, selde sürüklenip kaybolur, kayalara çarpıp parçalanmaz mı? Seni ve etraftaki yakınlarını tüketmeyen bir an bile yok, senin bir yok eden olmadığın, olmaman gereken bir an bile yok; ne kadar iyi niyetle olursa olsun, bir gezinti bile binlerce solucanın yaşamına mal olur, atılan her adım, karıncaların bin bir zorluklarla yaptığı yuvayı yıkar, küçük bir dünyayı ezerek utanç veren bir mezara dönüştürür. Ah! içime dokunan, dünyanın nadir ama büyük felaketleri, köylerimizi silip süpüren seller, kentlerimizi yutan depremler değil; yüreğimi sarsan, doğanın içinde yer aldığı evrende gizli kalan yok edici güç; komşunu ve kendisini yok etmeyen hiçbir şeyi var etmez doğa. Bu nedenle korku içindeki başım dönüyor. Yer ve Gök, ve onların etrafımda faaliyet içinde olan güçler; Gördüğüm, sonsuza kadar önüne geleni yutup geviş getiren bir canavardan başka bir şey değil.
-Söylüyorum sana değerli arkadaşım, duygularım dizginlenemez hale gelince mutlu bir kayıtsızlık içinde yaşantısının dar çemberinde dönen, günlük geçim derdine düşen, yaprakların sararıp döküldüğünü görünce kışın geldiğinden başka bir şey düşünmeyen böyle bir insanın görüntüsü, içimdeki bütün kargaşayı yatıştırıyor.
-O kadını en kısa zamanda görmenin bir yolunu bulmalıyım ya da iyice düşünürsem bundan kaçınmam en iyisi olur. Onu sevgilisinin gözleriyle görmem daha doğru; belki kendi gözlerimle ona bakınca, bana hiç de şimdiki gibi gelmeyecek, o güzel imgeyi neden mahvedeyim.
-Yollara düşen en huzursuz gezgin bile nihayetinde yine yurdunu özler, uzaklarda boşuna aradığı mutluluğu yuvasında, karısının göğsünde, çocuklarının yanında, hepsini korumak adına yaptığı işlerde bulur.
-Bahçeden kopardığı bir baş lahanayı sofraya koyan insanın basit ve saf mutluluğunu kalbim hissedebiliyorsa keyfime diyecek yoktur, çünkü yalnızca lahanayı değil, bütün güzel günleri, onu ektiği o tatlı sabahı, suladığı o tatlı akşamları da sofraya koymuş olur, lahananın günbegün büyümesi ona haz verdiği için her şeyin tadına bir anda yeniden varır.
- Ona inanıyorlar ama onu dinlemiyorlar !
-İnsanların birbirlerinin huzurunu bozmasından rahatsız olurum ben, en çok da genç insanların hayatlarının en güzel çağında bütün sevinçlere alabildiğine çok kucak açabilecekleri zamanda birkaç güzel günü surat asarak birbirlerine zehir etmeleri ve ancak çok sonradan kaybettikleri şeyin telafisinin olanaksız olduğunu görmeleri canımı sıkar.
-Tembellik neyse keyifsizlikte odur, tembelliğin bir türüdür. Doğamızın buna eğilimi var ancak toparlanma gücünü bulursak, kolaylıkla çalışmamız mümkün olur, gerçek hazzı elde etmenin yolu çalışmaktan geçer.
-Sevgili dostum tedbir almak yeterli mi? Tehlikenin sonu yok ki!
-Çünkü tutkularının esiri olan bir insan düşüncelerini tamamen yitirir.
-Ah yüreğim öylesine doluydu ki. Birbirimizi anlamadan vedalaştık. Bu dünyada birinin diğerini anlaması o kadar kolay bir şey değil.
-Böyle mi olacaktı, insanı sonsuz derecede mutlu kılan şey, aynı zamanda üzüntüsünün kaynağı mı olmalı?
-Kendimizden yoksunsak, elbette her şeyden yoksun kalıyoruz.
-Bir dağı aşmak zorunda olan bir seyyah gibi bu konuda susmak en iyisi; elbette dağ olmasa, yol çok daha rahat ve kısa olur; ama sonuçta orada ve aşılması gerekiyor !
-Bir de yüreğimden ziyade zekamı ve yeteneklerimi takdir ediyor, oysa o benim tek gurur vesilem, her şeyin, her yeteneğin, her mutluluğun, her acının tek başına kaynağı. Ah benim bildiklerimi herkes bilebilir, bana özgü olansa yalnızca yüreğim.
-Evet yalnızca bir gezgin, yeryüzünde bir yolcuyum ben ! Ya sizler daha önemli şeylerle mi meşgulsünüz ?
-Bir başkasının onu nasıl sevebildiğini, sevmeye nasıl hakkı olduğunu bazen anlamıyorum, çünkü onu yalnızca ben o kadar yürekten ve o kadar fazla seviyorum ki, ondan başka ne bir şey tanıyor, ne bir şey biliyorum; ondan başka da bir şeyim yok zaten !
-Doğa sonbahara dönerken, benim de hem iç, hem dış dünyama sonbahar geldi. Yapraklarım sararıyor, etraftaki ağaçların yaprakları çoktan döküldü.
-Ah insan öyle fani ki, yaşadığından gerçekten emin olduğu bu dünyada bile, varlığının tek bir gerçek iz bıraktığı bu dünyada bile, sevdiklerinin ruhunda ve hatıralarında o da sönüp kaybolacak
, hem de çok çabuk!
-İnsanların birbirleri için pek az şey ifade etmesi bende genellikle göğsümü parçalamak, beynimi dağıtmak isteği uyandırıyor. Ah, karşımdakine geçiremediğim sevgi, sevinç, şefkat ve hazzı karşımdaki de bana sunamaz, tüm kalbim mutlulukla dolup taşsa bile, karşımdaki kılı kıpırdamadan duran soğuk birini mutlu edemem.
- O kadar çok şeye sahibim, ama ona olan duygularım her şeyi yutuyor; o kadar çok şeye sahibim, ama o olmayınca benim için her şey değersiz.
-Okul ödevleriyle uğraşarak haftalık belli işleri yaptığı bir ortamda büyüyen bir gencin zar zor edindiği süslü bir giysi giyip haftasonları akranlarıyla kentte gezintiye çıkmaktan, olsa olsa bütün önemli şenliklerde ve konserlerde bir kerecik olsun dans etmekten, ayrıca bir kavga veya kötü bir dedikoduyla ilgili olarak çok içten gelen merakı ve bütün canlılığı ile çevresiyle çene çalmaktan başka bir eğlence ümidi yoktur. Onun ateşli doğası karşı cinsin iltifatları ve kurlarıyla artan iç gereksinimlerini sonunda duyumsar; önceden zevk aldığı şeyler zamanla tatsızlaşır, ta ki bir sevgilisi olana kadar. Bilmediği bir duygu dayanılmaz bir şekilde onu sevgilisine iter, tüm ümitlerini ona bağlar, etrafındaki dünyayı unutur, ondan başka hiçbir şey duymaz, görmez, hissetmez, yalnızca onu özler, yalnızca onu. Boş eğlencelerle vakit geçiren hercai biri olmadığından arzusu onu doğrudan amacına odaklar, eksikliğini duyduğu mutluluğun tümüne sonsuz bağla ulaşmak, özlemini duyduğu tüm sevinçlerin hepsini birden tatmak ister. Tüm ümitlerinin gerçekleşeceği teminatını veren birçok vaat, dayanılmaz arzularını çoğaltan cesaretli okşamalar tümüyle ruhunu sarar; bulanık bir mantıkla, tüm sevinçlerin önsezisiyle ruhu dalgalanır ve heyecanı doruğa çıkar, tüm arzularını kucaklasın diye kollarını açtığı anda sevgilisi onu terk eder. Donakalır, uçurumun başında hiçbir şey hissetmeden durur; etrafındaki her şey karanlığa bürünür, ne bir ümit, ne bir avuntu, ne de bir sezgi vardır! Çünkü yaşadığını hissettiği an sevgilisi onu terk etmiştir, önündeki geniş dünyayı görmez, kaybettiğinin yerine geçebilecek birçok şeyi görmez, kendini yalnız hisseder, onu bütün dünya terk etmiştir, yüreğindeki büyük boşluk yüzünden köşeye sıkışmış halde, kör gibi tüm dertlerine etrafını saran ölümle son versin diye uçuruma atlar. Bu da grip gibi bir hastalık durumu değil midir ?
-Gözlerimin önündeki perde kalktı sanki, sonsuz yaşam sahnesi karşımda ebediyen açık kalacak bir mezar çukuruna dönüşüyor. Şunu söyleyebilir misin: Bu kadar! Burada her şey geçici değil mi? Burada her şey fırtına hızıyla geçip gitmiyor mu, yaşamın tüm gücü çok nadiren sonuna kadar dayanır, ah, selde sürüklenip kaybolur, kayalara çarpıp parçalanmaz mı? Seni ve etraftaki yakınlarını tüketmeyen bir an bile yok, senin bir yok eden olmadığın, olmaman gereken bir an bile yok; ne kadar iyi niyetle olursa olsun, bir gezinti bile binlerce solucanın yaşamına mal olur, atılan her adım, karıncaların bin bir zorluklarla yaptığı yuvayı yıkar, küçük bir dünyayı ezerek utanç veren bir mezara dönüştürür. Ah! içime dokunan, dünyanın nadir ama büyük felaketleri, köylerimizi silip süpüren seller, kentlerimizi yutan depremler değil; yüreğimi sarsan, doğanın içinde yer aldığı evrende gizli kalan yok edici güç; komşunu ve kendisini yok etmeyen hiçbir şeyi var etmez doğa. Bu nedenle korku içindeki başım dönüyor. Yer ve Gök, ve onların etrafımda faaliyet içinde olan güçler; Gördüğüm, sonsuza kadar önüne geleni yutup geviş getiren bir canavardan başka bir şey değil.
21 Mart 2014 Cuma
Gitsem Diyorum
Ateş ile oynayınca kalmadı gücüm
Güneşi bir gün bile göremedi gözüm
Kalmadı bir sözüm artık
Gitsem diyorum
Neşesini bol bulunca istedim her an
Hevesini aldı gitti ben yine talan
Bitmez mi bu yalan artık
Bitsen diyorum
Ah aşk olunca meşk olunca
Ben yokum hiçbir tarafında
Dert olunca gün batınca
Ay bile kaçınca gökyüzünden (aman)
Gitsem diyorum
Bir mesele kalmadı içimde şimdi bak
Yine beni döndü buldu ettiğim her ah
Yok mu bir gün ferah artık
Gülsem diyorum
Çilemi değil mi anlamak zor artık çok
Bilene de sorsan aşka başka çare yok
Yolum uzun artık
Gitsem diyorum
Ah aşk olunca meşk olunca
Ben yokum hiçbir tarafında
Dert olunca gün batınca
Ay bile kaçınca gökyüzünden aman
Gitsem diyorum
Sen varolunca bir yok olunca
Ben de olmam olmadığın zaman
Gün doğunca bir uyansam
Bir de baksam yanı başımda olsan aman
Gitsem diyorum
Oğuzhan Koç
( İlerleyen zamanda sanatçı için açıklayıcı bilgilerle dolu bir yayın yapacam söz )
Güneşi bir gün bile göremedi gözüm
Kalmadı bir sözüm artık
Gitsem diyorum
Neşesini bol bulunca istedim her an
Hevesini aldı gitti ben yine talan
Bitmez mi bu yalan artık
Bitsen diyorum
Ah aşk olunca meşk olunca
Ben yokum hiçbir tarafında
Dert olunca gün batınca
Ay bile kaçınca gökyüzünden (aman)
Gitsem diyorum
Bir mesele kalmadı içimde şimdi bak
Yine beni döndü buldu ettiğim her ah
Yok mu bir gün ferah artık
Gülsem diyorum
Çilemi değil mi anlamak zor artık çok
Bilene de sorsan aşka başka çare yok
Yolum uzun artık
Gitsem diyorum
Ah aşk olunca meşk olunca
Ben yokum hiçbir tarafında
Dert olunca gün batınca
Ay bile kaçınca gökyüzünden aman
Gitsem diyorum
Sen varolunca bir yok olunca
Ben de olmam olmadığın zaman
Gün doğunca bir uyansam
Bir de baksam yanı başımda olsan aman
Gitsem diyorum
Oğuzhan Koç
( İlerleyen zamanda sanatçı için açıklayıcı bilgilerle dolu bir yayın yapacam söz )
16 Mart 2014 Pazar
Kahraman Tazeoğlu'ndan Sözler....
Açıkçası hiç Kahraman Tazeoğlu okumadım ama sözlerini çok etkileyici buldum en kısa zamanda okuyup keşfedeceğim. Ve sözlere bakarak çok rahat söyleyebilirim ki ; Tazeoğlu 100 yıl sonra Sabahattin Ali gibi anılacak, klasik yazarlarımızın arasında adı geçecek bi isim olma potansiyelini taşıyor...
Okurken fon müziğiniz bu olsun : https://www.youtube.com/watch?v=1Ygw9Upfz34
Haklısın nasılsa bitecekti!
Yarından erken olmayacaktı, dünkü veda.
Zaman bizi eskitti.
Rahat uyu sevgilim, BİTTİ...
İnancı kırılmayan hiçbir aşk bitmezdi oysaki
İnancımı da alıp gitmeseydin! Ve Öyle İnsanlar Vardır ki,
Piyon'ken Kendini Vezir Eder..
Öyle İnsanlar da Vardır ki,
Vezir'ken Kendini REZİL Eder.
Başlamayacakmış gibi gelmişti, bitmemiş gibi gitti. Kaçmak mıydı gitmek miydi anlamadım. İnsan böylesi bir gidişte neye doğru ilerlerdi? Kaderden kaçmak mıydı bu gidiş, yoksa kadere miydi? Tutuştu böylesi gitmelere hazırlıksız çıra yüreğim.
Şimdi bana doğru doğrultsan aşkını
Korkarım.
Şeytan doldurur!
Gitsem kalmalar saldırıyor, kalsam gitmeler çağırıyor.!
"Aşk da biter... ve sen kurduğun düşten düşersin."
Artık ne gittiğine üzülüyordum, ne geldiğine seviniyordum. Sadece kabul ediyordum. Önünü görmeden ileriye bakmak, nasılda tökezletiyordu insanı… O bunun farkında mıydı değil miydi bilmiyorum ama her seferinde o, benim aşkımdan aldığı hazla ileriye doğru gidiyordu. Ben yine arkada kalıyordum, ardı oluyordum… Gayret sarf etmeden ilerlediğini zanneden biri, yokuş aşağı indiğinin farkına varamaz. O’da... farkında değildi zaten. Sevmekle sevmemek arasına hamak kurmuş, bir gidiyor, bir geliyordu. O’na “sevmekle sevmemek arası bir şey yoktur; emin olmak veya şüphe etmek vardır” diyordum ve cevap bekliyordum. O ise bana “insan bir kere aşık olur; diğerleri hep ondan izler taşır” diyordu. Kimin izini taşıyordum bilmiyordum. Ama bir şeyi çok iyi öğrenmiştim: her yalnız bir gün mutlaka kendini mutsuz edecek birini buluyordu.
Çok mu saftım yoksa çok mu kaptırdım..
sahi ya uzun uzun gözlerine dalardım...
ne bileyim işte bi vardın,
Şimdi yoksun....
sahi ya uzun uzun gözlerine dalardım...
ne bileyim işte bi vardın,
Şimdi yoksun....
Kimseyi bir başkası gibi sevmemeli insan. Çünkü kimse bir başkası değil.
Ne tuhaf değil mi?
İçimi acıtan da sendin,
Acımı dindirecek olan da...
Ya öldür beni dedim,
Ya da git benden.
İçi bulanık bir sevdanın ucunda seni kaybettim.
Aldırmadın aldırmalarıma. ...
Bir gecede yakıp yarini,
Şafaklara sattın ihanetini!
Külüme basanlar bile utandı yaptığından.
İşte soluk bir ömrün
Son nefesi.
Benden,
İçimden
Terk ediyorum...
İçimi acıtan da sendin,
Acımı dindirecek olan da...
Ya öldür beni dedim,
Ya da git benden.
İçi bulanık bir sevdanın ucunda seni kaybettim.
Aldırmadın aldırmalarıma. ...
Bir gecede yakıp yarini,
Şafaklara sattın ihanetini!
Külüme basanlar bile utandı yaptığından.
İşte soluk bir ömrün
Son nefesi.
Benden,
İçimden
Terk ediyorum...
Hiç buluşmadığımız bir yerde hiç bilmediğin bir saatte seni bekliyorum. Gelmen pekte anlam ifade etmiyor. Ben seni beklemeyi hala çok seviyorum..
Seni bir “anı” olsun diye sevmedim ve hiç aldatmadım
Acımasız olan sendin sevdiğim. Ben seninle birlikte ölebileceğimiz günü düşlerken, bensiz yaşayabilen sendin sevdiğim. Bak sana hâlâ sevdiğim diyorum; çünkü ben seni içimden terk etmedim. Çünkü ben seni intihar etmedim. Çünkü ben uğruna ölebileceğimi sandığım biri için yaşadım hep!
Ben sana yenilmek için sevdim seni. Hayallerime yakıştığın için sevdim. Ama artık gitme vakti. Duymadığın sesimi sana emanet ederek, acılarıma yokluğunu ekleyerek gitme vakti…
Elbette unuturum sonunda
en fazla bir mevsim ağlarım
alışırım yalancı baharlara
ama
yine de
biri beni kandırsın yokluğunda…
ne desem kar yağıyor
Hiç kimsenin iyi gelmediği yerden sarıyorsun yaralarımı. Hiç kimsenin dokunamadığı yerden kanatıyorsun sonra.
Eğer insan unutmak istemezse, bir günü bile hatırlar on yıl sonra… Ve unutmak isteyen, bir günde unutur on yılı…
Yolumdan dönemediğim için değil, seninle hiçbir yolda yürüyemeyeceğimi bildiğim için gidiyorum. Yeryüzünün bütün aşkları senin ve beni unutabilirsin!
İnsanın içi ağrır mı hiç? Ağrıyor işte…
Evdeki bayat ekmek gibiydin.Ben sana nimet deyip başımın
üstünde tutarken, sen gidip başkalarının çöplüğünde
küflenmeyi tercih ettin..
Şüpheleriniz beynimi kemirirken ‘senaryo yazıyorsun’ dediniz. Şüpheleriniz içimi çürütürken ‘zaman’ dediniz. Şüpheleriniz artık belimi bükerken yüzüme kapılar çarptınız! Beni kendi gözümden düşürdünüz. Acı çekiyordum. Ne acı ki acı çektiğimi canınızı yaktığımda anladınız. Ve daha acı ki sizin canınız yanınca benim canım daha çok yandı
Son sigaram gibiydin sen sevgili, kıyamazdım içmeye .. O cebimde kırıldı, sen kalbimde”.
Ben seni yere göğe sığdıramazdım, sen benim üstüme basıpta mı geçtin ?
Söyle; ne zaman başladın, ne zaman bittin ?
Zaten geç kalmıştın, bir de erken gittin ..
Canıma tak ettin ayrılık, inan yettin !
Galiba ben bu aşkta iyi halden müebbet yedim.
Bitirdim Seni Ve Dediğini Yaptım… Unuttum Gitti… Şimdi İstek Sırası Bende.. Çıkma Olurmu Karşıma Asla… Hiç Karşılaşmayalım Seninle… Bir Daha Asla Alma Adımı Ağzına… Geçmişindekileri Sayarken Bile Sayma Mesela….!! ( engellenemeyen editör notu: unutamadıysan daha ne konuşuyorsun kahramancım bırak şimdi :) )
Giderek değil, unutarak vesaireleştirdin sen bu aşkı
‘Sen’ uçurumlarından, ‘Ben’ denizlerine düştüm.
Kendi içimde boğulacak bir ölümü mü hak ettim Rabbim!
Onu, kendimi kendi içimde boğacak kadar mı sevdim…
14 Mart 2014 Cuma
Üşüyorum
Bir coşku var içimde bu gün kıpır kıpır
Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum
Gözlerim parke parke taş duvarlarda
Açılıyor hayal pencerelerim
Hafif bir rüzgar gibi süzülüyorum
Kekik kokulu koyaklardan aşarak
Güvercinler ülkesinde dolaşıyor
Bir çeşme başı arıyorum
Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp
Mis gibi nane kokuları arasında
Ruhumu dinlemek istiyorum
Zikre dalmış her şey
Güne gülümserken papatyalar
Dualar gibi yükselir ümitlerim
Güneşle kol kola kırlarda koşarak
Siz peygamber çiçekleri toplarken
Ben çeşme başında uzanmak istiyorum
Huzur dolu içimde
Ben sonsuzluğu düşünüyorum
Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum
Durun kapanmayın pencerelerim
Güneşimi kapatmayın
Beton çok soğuk, üşüyorum...
Muhsin YAZICIOĞLU
Soğuk bir gecenin sabahındayım. Birazdan aydınlanan günün şerefine bi sigara ateşleyeceğim. Üşüyorum dahada üşüyeceğim, üşüdükçe seni hatırlarız, su içerken kerbela şehidi Hz. Hüseyin'i andığımız gibi. Üşüyorum, susuyorum....
Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum
Gözlerim parke parke taş duvarlarda
Açılıyor hayal pencerelerim
Hafif bir rüzgar gibi süzülüyorum
Kekik kokulu koyaklardan aşarak
Güvercinler ülkesinde dolaşıyor
Bir çeşme başı arıyorum
Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp
Mis gibi nane kokuları arasında
Ruhumu dinlemek istiyorum
Zikre dalmış her şey
Güne gülümserken papatyalar
Dualar gibi yükselir ümitlerim
Güneşle kol kola kırlarda koşarak
Siz peygamber çiçekleri toplarken
Ben çeşme başında uzanmak istiyorum
Huzur dolu içimde
Ben sonsuzluğu düşünüyorum
Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum
Durun kapanmayın pencerelerim
Güneşimi kapatmayın
Beton çok soğuk, üşüyorum...
Muhsin YAZICIOĞLU
Soğuk bir gecenin sabahındayım. Birazdan aydınlanan günün şerefine bi sigara ateşleyeceğim. Üşüyorum dahada üşüyeceğim, üşüdükçe seni hatırlarız, su içerken kerbela şehidi Hz. Hüseyin'i andığımız gibi. Üşüyorum, susuyorum....
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






