15 Şubat 2013 Cuma

Türkçülüğün Esasları - Kitap Eleştirisi



Tarihler çoğu kez rastlantısal rakamlar olarak düşünülür ama öyle değildir. Bu hipotezi konumuz olan ‘’Türkçülüğün Esasları’’ için düşünürsek neden 1923’te yayımlandığını anlarız. 1923 hepimizin bildiği gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş tarihidir. Devlet i Ali’nin devamı olan Türkiye Cumhuriyeti  eskiden kalma bürokratik- askeri kadroları, zihniyet yapısını muhafaza etmiş olmasına karşın yine eskiden kalan zihniyet yapısıyla siyasal başarısızlıklarına günah keçisi aramış bu keçiyide ‘’Doğu Kültürü’’ olarak ilan etmiştir. Yine eskiden kalan batılılaşma sevdasıyla hareket  eden siyasal elitler batılı anlamda milliyetçi ideolojiye yönelmiş bunun sonucunda da tezat olarak yerli kaynaklara ihtiyaç duymuşlardır. İşte bu batılı-yerli karışımı kaynaklardan biride Ziya Gökalp’ın ‘’Türkçülüğün Esasları’’ adlı eseridir. Cumhuriyet’in kuruluş döneminde siyasal elitlerin başında bulunan Mustafa Kamal’ın bu eserden çok etkilendiği bilinmektedir.
  
Öncelikle kitabın girişi gerçekten çok ilginçtir; ‘’Türkçülüğün Tarihi’’ bölümünde Ziya Gökalp’ın saygı duruşunda bulunduğu kişilerden  Ahmet Vefik Paşa’ya yer verilmektedir. Ahmet Vefik Paşa’nın Türkçülüğünden bahsedilirken şu satırlara rast geliriz: ‘’Ahmet Vefik Paşa’nın bu bilimsel Türkçülükten başka, bir de sanat Türkçülüğü vardı. Evinin bütün fertlerinin elbiseleri genellikle Türk ürünüydü. Hatta, çok sevdiği kızı Avrupa modeli bir terlik almak için çok ısrar ettiği halde ‘’evime Türk ürünlerinden başka bir şey giremez’’ diyerek bu arzusuna engel oldu’’
  
Görüldüğü gibi Ziya Gökalp ki kendisinin kaynaklarda Sosyolog olduğu belirtilmekte -fakat unvanını nereden aldığını bilmediğim için burayı geçiyorum- yani bilim insanı unvanına layık görülmüş biri olarak övdüğü, yücelttiği komik olaylara bakılarak yazdığı kitap hakkında daha girişte fikir sahibi olunabilir. Bu kesinlikle önyargı değildir. Eğer dünyadaki en kaliteli malzemeleri toplayıp bir yemek yaparsanız içine 1 mg zehir koymanız bile o yemeği mahvetmeye yetecektir.
 Ziya Gökalp eserini bölümler halinde kaleme almış, her bir bölüm kitabı sosyolojik bir incelemeden çok Cumhuriyet Halk Fırkası Siyasal Programı gibi göstermektedir. Bölümlerde kopuk olarak Türk tarihinden, Türk külütüründen ve Türk Dilinden örnekler verilmiştir. Çok geniş bir alana yayılmış olan ve dolayısıyla tekil bir yapı göstermemesine rağmen Ziya Gökalp tezlerini destekleyen, belki de çok minimal ve sınırlı bir alanda görülen olayları genelleyen örnekleri seçip gerisini gözardı etmiştir.
  
Ziya Gökalp’in duygusal saplantılarının yapmaya çalıştığı bilimin ve mantığının önüne geçmesine karşın bazı yönleriyle yaşadığı dönemin ilerisinde olduğunu kabul etmek gerekir. Türkçü olmasına karşın onun Türkçülüğü ırka dayalı değildir. Bu yönüyle yaşadığı dönemin batı dünyasından çok ilerde bir düşünce yapısına sahiptir. Milli bağların yetiştirilme, kültür ve duyguya bağlı olduğunu, bunu bilimin kanıtladığını söylemiş ve Türk’üm diyen her ferdin Türk kabul edilmesi gerektiğini, millette soykütüğü aranmamasını belirtmiştir. 
 Maalesef bu görüşlerden etkilenmeyen Afet İnan gibi azılı ırkçılar, hastalıklı düşünceleriyle Mimar Sinan gibi ‘’Dünyaya’’ malolmuş kişilerin mezarını açtırarak ırkını belirlemek için kafatasını ölçme yoluna gitmiştir.
 Ziya Gökalp bize coğrafi olarak yakın olan Türkleri daha çok benimser. Ziya Gökalp’in benimsediği Türk’ler Oğzular’dan ibarettir. Bize coğrafi olarak uzak olan Türklerle birleşmenin yakın tarihte olanaksız olduğunu düşünmüştür.

 Gökalp Karacoğlan, Dadaloğlu gibi halk şairlerini ve yapıtlarını yüceltmiş, divan edebiyatını olumsuzlamıştır. Saray şairlerini halktan kopuk olmakla, Türk olmamakla suçlamıştır. Sanatın halk için olduğunu destekler Gökalp. Günümüzde batı bireyselciliğiyle anılmakta olmasına karşın bilmememe rağmen geçmişte öyle olmadığını düşünüyorum. Öyle olsaydı Gökalp onu da sahiplenirdi.

Ziya Gökalp’in kültür-medeniyet ayrımı çok ilgi çekicidir.  Kültürü ulusa özgü nitelendirirken, medeniyeti çokuluslu tanımlar. ‘’Milli kültürü kuvvetli fakat medeniyeti zayıf bir milletle, milli kültürü bozulmuş fakat medeniyeti yüksek olan başka bir millet politik bir mücadeleye girince, milli kültürü kuvvetli olan millet her zaman galip gelmiştir’’ diyerek bunu desteklemek için Eski Mısır ve Farslar’dan başlayarak Çanakkele Savaşı’na uzanan örnekler vermiştir. Eğer yaşasaydı ve Amerika örneğini görseydi demekten kendimizi alıkoyamıyoruz.

 Ziya Gökalp’in doğu batı karşılaştırması çok ilginçtir. Avrupa’nın Rönesans, Reform gibi hareketlerden sonra Ortaçağ’ın skolastik düşüncesinden kurtulduğunu, İslam aleminin 20. yy’da hala kurtulamadığını belirtir. Büyüyen şehir nüfuslarının sanayileşmeyi sonrasında da işbölümünü doğurduğunu bizde bunun olmadığını ve tüm bunların sonucunda Avrupa’nın sanayide çok ilerlemesinin tank, uçak, denizaltı gibi müthiş savaş teknolojileri geliştirdiğini ve bunların karşısında Dinimizin ve Vatanımızın nasıl korunacaığını sorar. Çözüm olarak ‘’Avrupa medeniyetine tam bir biçimde girmek’’ der. Oysa kendi hemde aynı kitapta milli kültürü kuvvetli olan milletlerin yüksek medeniyetlere politik anlamda hep üstün geldiğini söylemişti. Maalesef kitap bunun gibi bir sürü çelişkilerle doludur.

 Kitap sloganlarıyla daha da ilginçtir ‘’milletini tanı, ümmetini tanı, medeniyetini tanı’’, ‘’Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, Batı Medeniyetindenim’’. Bu sloganların amacı kimlik oluşturmak istenmesidir. Cumhuriyeti kurmuş olan Devlet-i Ali’nin askeri-seküler elitleri vatandaşları şekillendirilecek nesneler olarak görmüş ve bu hakkı kendilerinde bulmuşlardır. Bu da bizlere Fransız Devrimi sonrası iktidarı ele geçiren Jakoben’leri hatırlatmaktadır. Jakobenler de toplumu kendi keyiflerine göre şekillendirmeyi kendilerinde hak olarak görmüşler, müdahelelerde sınır tanımamışlardı. Diğer ortak nokta ise iki kesiminde milleytçi temeller üzerinde hareket etmesiydi. Milliyetçilik akımının Fransız Devriminden sonra başladığı kabul edilmektedir fakat Türk Milliyetçiliğinin zihinsel yapısı kopya derecesinde aynıdır görüldüğü gibi.

 Gökalp dil konusuna da eğilmiştir. Dil o dönemde gerçekten çok ciddi bir sorundu ve hala günümüzüde de bu sorun devam etmektedir. En basitinden;  Gökalp yazı diliyle halkın konuşma dilinin aynı olmasını savunmuştur. Ülkelerin kullandıkları dilin başkentlerine ait olduğunu fakat İstanbul’a (buradan o zamanlar Ankara’nın geçici başkent olacağı düşünüldüğü varsıyalabilir) ait dilin arapça farsçanın gramer etkisiyle yapaylaşıp halkın geri kalanına da zorla kabul ettirilemeyeceğini söylemiştir. 2013 yılında ise dilde sadeleştirme yanlısı Gökalp’in  kitabın okurken anlayamadığımız Arapça-Farsça kökenli kelimelerin çıkması da sorunun günümüze kadar geldiğini göstermektedir.

 Gökalp dil üzerine birçok tartışmaya daha girdikten sonra ‘’milli edebiyat’’, ‘’milli müzik’’ gibi konulara girmiştir.  Zihniyet yapısı itibariyle toplum mühendisliğinden vazgeçememektedir.  ‘’Doğu müziğine gelince; bu, tamamen eski halinde kaldı. Bir taraftan çeyrek sesleri koruyordu diğer yönden armoniden hala yoksun bulunuyordu. Farabi tarafından arapçaya(kitapta yayınevinden mi kaynaklı, yoksa Gökalp’in mi tercihidir bilinmez Türkçe hep büyük harfle yazılır, arapça, osmanlıca ve farsça hep küçük harflerle-kamer yayınları) aktarıldıktan sonra bu hasta müzik sarayların rağbetiyle’’

 Milliyetçilik iddiasında bulunan, 200 sayfalık kitabında 2000 tane ‘’Türk’’ kavramı yazan biri Doğu Kültürü’ne duyduğu nefreti bir farkında olmadan çok net biçimde yazıya dökmüştür. Oysaki Türk Milleti Doğu’ya aittir. Tarihinin son 1000 yılını bu topraklarda geçirmiş, bu kültüre adapte olarak yaşamıştır. Maalesef Gökalp bunları görememektedir. Doğu müziklerine cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren büyük kin duyulmuştur. Cumhuriyet rejimi kinini eyleme dönüştürmüş, uzun yıllar boyunca Doğu Müziği’nin icra edilmesini ve dinlenmesini yasaklamıştır.
  
Doğu’ya ve ona ait olana duyulan kin kadar Osmanlı’ya karşı da büyük bir kin ve nefret duyguları bulunmaktadır. Gökalp ‘’ Diğer sanatlarımız tamamıyla halk tarafından yaratıldıkları için, tamamen millidirler. Dans, mimari, nakkaşlık, ressamlık, hattatlık, marangozluk, demircilik, çiftçilik(?), boyacılık, çulhacılık, halıcılık, kilimcilik vs.. Osmanlı yüksek tabakası; bedenle ilgili olan veya el aracılığıyla yapılan bu işleri sıradan saydığı için halka bırakmıştır.’’ Oysa ki Topkapı Saray Müzesi’ne, Dolmabahçe’ye  gidilirse en basitinden Osmanlı Padişahlarının yaptıkları ve yaptırdıkları resimler görülebilir.  Osmanlı döneminin en ünlü tablosu belki de ‘’Kaplumbağa Terbiyecisidir’’, sanatçısı Osman Hamdi Bey ise üst düzey bir yöneticidir. Halk tarafından kaç tane resim yapılmıştır?  Göçebe yaşamış bir toplumun üst düzey mimari yeteneklere sahip olması neyle açıklanabilir? Esasen bu zihniyet Türk Milleti’ne en büyük zararı vermektedir objektif davranmayarak. Türk Milleti efsanelerle, ona atfedilen özelliklerle değer kazanmaz, tarihe attığı imzasıyla ve hoşgörülü adil yönetimiyle kendini göstermektedir.

 Ayrıca Gökalp milli sanatlarımızı(?) sayarken gerçekten milli olan ve dünya çapında meşhur olan sanatlarımızı maalesef unutmuştur. İlginç yanı bu sanatlarımız halka ait olan sanatlardır. Çinicilik(Özellikle İznik) ve Camcılık(Beykoz İşi)

 Ziya Gökalp’te etnosentrik algılamalar vardır. ‘’Büyük milletlerden her biri, medeniyetin özel bir alanında birinciliği kazanmıştır. Eski yunanlılar estetikte, Romalılar hukukta, yahudilerle araplar(yine küçük yazılmış) dinde(!?!), Fransızlar edebiyatta, Anglo Saksonlar ekonomide, Almanlar müzik ile felsefede, Türkler de ahlakta birinciliği kazanmışlardır’’
  
Ziya Gökalp’in bakış açısı kesinlikle normal insanlardan daha farklıdır. Dönemine göre üstün bir hukuk sistemi geliştirmiştir Romalılar. Peki geliştirdikleri sistem günümüz şartlarına ya da 20 yy a uygulanabilir miydi ?  Gökalp şüphesiz milletleri koşu pistindeki atletler gibi görme eğilimindedir. Subjektif değer yargılarını dayatmaktadır ve kesin doğru olarak görme yanılgısı içerisindedir. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki siyasal elitlerin tutumu da kesinlikle buydu; onları istekleri gerekliydi, düşündükleri doğruydu. Onlar bir şeyden hoşlanıyorsa güzeldi ve diğerleri de hoşlanmalıydı. Halk nasıl olsa zamanla alışırdı cahil oldukları için zamana ihtiyaçları vardı. Bilgi birikimleri artınca onlar da gerçeği anlayacaklardı. Ya onlar da yönetime talip olmaya kalkarlarsa? İşte bu çelişki zamanında görülen yönetsel çelişkilerin temelidir.
  
Ziya Gökalp o kadar dahiyane kullanmıştır ki kelimeleri ciddi mi yoksa çok ustaca ironi mi yapıyor? Anlaşılamamaktadır.  Türkler’de ahlakı anlatırken bunları sınıflandırmıştır; Vatani ahlak, Aile ahlakı, Cinsel ahlak gibi.. Vatani ahlakı anlatırken Mete Han ile Tatarlar arasındaki diplomatik bir krizden bahsetmektedir. Tatar Hakanı’nın savaş bahanesi olarak Mete Han’ın en sevdiği eşini istediği, Mete Han’ın ise savaştan dolayı vatanının zarara uğramaması, savaş çıkmaması için eşini gönderdiğini anlatır. Aynı yazar birkaç sayfa sonra aile ahlakından bahsedecektir. İlginç bir diğer konuysa husumetin ‘’Tatar Hakanı’’ yani Türkler arası olmasıdır. Ziya Gökalp’ın buradaki düşünce yapısının izdüşümü tarihten gelmektedir.  Herşey vatan içindir, halkta devlet içindir. Kişiler vatanın çıkarları sözkonusu olduğunda eşlerini, ahlaklarını feda edebilirler, bu normaldir. Maalesef tarihimiz boyunca özellikle de yakın tarihimizde ‘’vatana’’ en çok zararı da bu görüş ve görüşe sahip kişiler vermiştir.

Ziya Gökalp; ‘’Eski yunanlıların medeniyette öğretmenleri İskitler,  eski  Keldanilerin Sümerler olduğu gibi eski Germenlerin üstatları ver öğretmenleri de Hunlardı’’ der. Aslında bu cümle ‘’Türkçülüğün Esaslarının’’ tarihimizde ne kadar önemli olduğunun bir kanıtıdır. 1930 yılında Mustafa Kamal Atatürk tarafından desteklenen ‘’Türk Tarih Tezi’’ ve ‘’Güneş-Dil Teorisi’’ bu kitaptan etkilenmiştir. Bu tarz saçma, bilimsellikten uzak görüş ve fikirlerin amacı kesinlikle kişilerin bağlı bulunduğu milletleri yüceltmek istemesiyle alakası yoktur. Objektif olarak bakılacak olursa Türkler tarih boyunca çok büyük işler başarmışlardır, onur duyulacak bir millettir. Şüphesiz istisnalar da vardır. Durum bu kadar net iken Saçma çabalar içine girilmesinin nedeni piskolojik olarak yetersizlik, kendi tarihini küçük ve hor görme, Batı’ya karşı aşağılık kompleksinden kaynaklanmaktadır.  Kızılderililer gerçekten akrabamız olabilirler, aramızda büyük benzerlikler olabilir fakat bunu kanıtlamak için genetik, arkeoloji vb…  bilim dalları yardımcı olmalıdır. Niagara şelalesinin adını orayı gören Türklerin ‘’Ne yaygara! Ne yaygara !’’ tepkisinden aldığını düşünmek bile bilim adamlarımız için itibarlarının zedelenmesi ve ülkemiz için utanç kaynağıdır.

 Ziya Gökalp Batı’nın gelişmelerinden birini de ‘’işbölümü’’ ve ‘’uzmanlaşmaya’’ bağlamıştı. Durumun tersi olarak kendisi düşünsel alanda sadık kalmamıştır. ‘’Dinde Türkçülük’’ bölümünde kişisel olarak halkın Türkçe ilahi bölümlerinde daha şevkle ibadet ettiğini düşünmüş bu sebeple ibadetlerin Türkçe yapılması gerektiğini söylemiştir.
  
Ziya Gökalp’in kitapta belirttiği iktisadi düşüncelerine gelirsek; genel olarak devletçi ekonomik yapıyı benimser. İngilizler’in, Almanlar’ın çok güçlü ekonomik yapıya sahip olmasından dolayı açık pazarı olumsuzlar. Gümrük vergisinin sadece güçlü ekonomilerin işine yaradığını düşünür çünkü onlar sürekli hammadde ithal edip, fabrikasyon ürünlerini ihraç ederler. Sanayileşme kaçınılmaz olarak milli-ekonomik programımız olmalıdır ona göre.

 Ziya Gökalp’in Türkçülüğe dini değerler atfetme çabası kitapta çoğu yerde görülmektedir. Tezlerini, görüşlerini kuvvetlendirmek için ‘’Aşkın bir Güç’’ ten destek almış olabilir. Bunu tarihimizden gelen ‘’Kut’’ anlayışıyla bağdaştırabıiliriz. ‘’Türkiye’de Allah’ın kılıcı halkçıların pençesinde ve Allah’ın kalemi Türkçülerin elindeydi. Türk vatanı tehlikeye düşünce, bu kılıçla bu kalem birleştiler. Bu birleşmeden bir toplum doğdu ki adı Türk Milleti’dir.’’  Burada destanlaştırma, efsaneleştirme çabası da görülür. Tarihteki Oğuz Kağan, Ergenekon destanı gibi olaylara gönderme yapılmak istenmiş olabilir.
  
Gökalp kitabını sonlandırırken zamanında bütün milletleri  yendiğimizi şuan medeni anlamda geri olduğumuzu, medeni anlamda ilerlediğimiz zaman tekrar dünyanın egemenliğini ele geçireceğimizi söylemiştir. Bunu gelecek nesillerden beklemektedir. ‘’Ey; bugünün Türk genci! Bütün bu işlerin yapılması, yüzyıllardan beri seni bekliyor.’’  diyerek kitabını sonlandırmıştır.
  
Şüphesiz ‘’Türkçülüğün Esasları’’  içerik kalitesi olarak fazla anlam ifade etmese de Türkiye Cumhuriyeti’ni etkilemiştir.  Mustafa Kamal’ın bu kitaptan çok etkilendiği bilinmektedir.         " benim etimin kemiğimin babası Ali Rıza efendi, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp'tir " demiştir.

 Kitabın dikkat çekici unsurlarından biri de Türk tarihini kopuk olarak ele almasıdır. Osmanlı’nın başarılı dönemlerinden, kişilerinden bahsetmez. Orta Çağ’da Selçuklular, Memlukler dönemindeki yaşam stili ele alınmaz. Örnekler sürekli eski Türk tarihindendir. Bu bilinçli, siyasi bir tercihtir.
  
 Kitabı değerli yapan Türkiye tarihinin ilk örneklerinden olmasıdır. Günümüze yayımlansaydı büyük bir ihtimalle Ulusal Tv’de 3 ay reklamı yapılacak ve kampanyalı satılacak ve sonrasında unutulacak bir kitap olacaktı.  Ziya Gökalp ise bu performansının karşılığı olarak Sözcü gazetesine yazar olarak atanacaktı.

 ‘’Türkçülüğün Esasları’’ sadece bir kitap değildir. Tarihten günümüze ulaşmış bir zihniyet yapısının birikimidir. Bu birikim kitabın her bölümünde fışkırır ve kendini gösterir.  Bir dönemi ve arkasındaki zihniyet yapısını öğrenmek isteyenlerin başvuracağı ilk kaynaklardan biridir. Cumhuriyetin ilk yıllarının özetidir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder