Tarihler
çoğu kez rastlantısal rakamlar olarak düşünülür ama öyle değildir. Bu hipotezi
konumuz olan ‘’Türkçülüğün Esasları’’ için düşünürsek neden 1923’te
yayımlandığını anlarız. 1923 hepimizin bildiği gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin
kuruluş tarihidir. Devlet i Ali’nin devamı olan Türkiye Cumhuriyeti eskiden kalma bürokratik- askeri kadroları,
zihniyet yapısını muhafaza etmiş olmasına karşın yine eskiden kalan zihniyet
yapısıyla siyasal başarısızlıklarına günah keçisi aramış bu keçiyide ‘’Doğu
Kültürü’’ olarak ilan etmiştir. Yine eskiden kalan batılılaşma sevdasıyla
hareket eden siyasal elitler batılı
anlamda milliyetçi ideolojiye yönelmiş bunun sonucunda da tezat olarak yerli
kaynaklara ihtiyaç duymuşlardır. İşte bu batılı-yerli karışımı kaynaklardan biride
Ziya Gökalp’ın ‘’Türkçülüğün Esasları’’ adlı eseridir. Cumhuriyet’in kuruluş
döneminde siyasal elitlerin başında bulunan Mustafa Kamal’ın bu eserden çok
etkilendiği bilinmektedir.
Öncelikle kitabın girişi gerçekten çok
ilginçtir; ‘’Türkçülüğün Tarihi’’ bölümünde Ziya Gökalp’ın saygı duruşunda
bulunduğu kişilerden Ahmet Vefik Paşa’ya
yer verilmektedir. Ahmet Vefik Paşa’nın Türkçülüğünden bahsedilirken şu
satırlara rast geliriz: ‘’Ahmet Vefik Paşa’nın bu bilimsel Türkçülükten başka,
bir de sanat Türkçülüğü vardı. Evinin bütün fertlerinin elbiseleri genellikle
Türk ürünüydü. Hatta, çok sevdiği kızı Avrupa modeli bir terlik almak için çok
ısrar ettiği halde ‘’evime Türk ürünlerinden başka bir şey giremez’’ diyerek bu
arzusuna engel oldu’’
Görüldüğü gibi Ziya Gökalp ki kendisinin
kaynaklarda Sosyolog olduğu belirtilmekte -fakat unvanını nereden aldığını
bilmediğim için burayı geçiyorum- yani bilim insanı unvanına layık görülmüş
biri olarak övdüğü, yücelttiği komik olaylara bakılarak yazdığı kitap hakkında
daha girişte fikir sahibi olunabilir. Bu kesinlikle önyargı değildir. Eğer
dünyadaki en kaliteli malzemeleri toplayıp bir yemek yaparsanız içine 1 mg
zehir koymanız bile o yemeği mahvetmeye yetecektir.
Ziya Gökalp eserini bölümler halinde kaleme
almış, her bir bölüm kitabı sosyolojik bir incelemeden çok Cumhuriyet Halk
Fırkası Siyasal Programı gibi göstermektedir. Bölümlerde kopuk olarak Türk
tarihinden, Türk külütüründen ve Türk Dilinden örnekler verilmiştir. Çok geniş
bir alana yayılmış olan ve dolayısıyla tekil bir yapı göstermemesine rağmen
Ziya Gökalp tezlerini destekleyen, belki de çok minimal ve sınırlı bir alanda
görülen olayları genelleyen örnekleri seçip gerisini gözardı etmiştir.
Ziya Gökalp’in duygusal saplantılarının
yapmaya çalıştığı bilimin ve mantığının önüne geçmesine karşın bazı yönleriyle
yaşadığı dönemin ilerisinde olduğunu kabul etmek gerekir. Türkçü olmasına
karşın onun Türkçülüğü ırka dayalı değildir. Bu yönüyle yaşadığı dönemin batı
dünyasından çok ilerde bir düşünce yapısına sahiptir. Milli bağların
yetiştirilme, kültür ve duyguya bağlı olduğunu, bunu bilimin kanıtladığını
söylemiş ve Türk’üm diyen her ferdin Türk kabul edilmesi gerektiğini, millette
soykütüğü aranmamasını belirtmiştir.
Maalesef bu görüşlerden etkilenmeyen Afet İnan
gibi azılı ırkçılar, hastalıklı düşünceleriyle Mimar Sinan gibi ‘’Dünyaya’’
malolmuş kişilerin mezarını açtırarak ırkını belirlemek için kafatasını ölçme
yoluna gitmiştir.
Ziya Gökalp bize coğrafi olarak yakın olan
Türkleri daha çok benimser. Ziya Gökalp’in benimsediği Türk’ler Oğzular’dan
ibarettir. Bize coğrafi olarak uzak olan Türklerle birleşmenin yakın tarihte
olanaksız olduğunu düşünmüştür.
Gökalp Karacoğlan, Dadaloğlu gibi halk
şairlerini ve yapıtlarını yüceltmiş, divan edebiyatını olumsuzlamıştır. Saray
şairlerini halktan kopuk olmakla, Türk olmamakla suçlamıştır. Sanatın halk için
olduğunu destekler Gökalp. Günümüzde batı bireyselciliğiyle anılmakta olmasına
karşın bilmememe rağmen geçmişte öyle olmadığını düşünüyorum. Öyle olsaydı
Gökalp onu da sahiplenirdi.
Ziya
Gökalp’in kültür-medeniyet ayrımı çok ilgi çekicidir. Kültürü ulusa özgü nitelendirirken,
medeniyeti çokuluslu tanımlar. ‘’Milli kültürü kuvvetli fakat medeniyeti zayıf
bir milletle, milli kültürü bozulmuş fakat medeniyeti yüksek olan başka bir
millet politik bir mücadeleye girince, milli kültürü kuvvetli olan millet her
zaman galip gelmiştir’’ diyerek bunu desteklemek için Eski Mısır ve Farslar’dan
başlayarak Çanakkele Savaşı’na uzanan örnekler vermiştir. Eğer yaşasaydı ve
Amerika örneğini görseydi demekten kendimizi alıkoyamıyoruz.
Ziya Gökalp’in doğu batı karşılaştırması çok
ilginçtir. Avrupa’nın Rönesans, Reform gibi hareketlerden sonra Ortaçağ’ın
skolastik düşüncesinden kurtulduğunu, İslam aleminin 20. yy’da hala
kurtulamadığını belirtir. Büyüyen şehir nüfuslarının sanayileşmeyi sonrasında
da işbölümünü doğurduğunu bizde bunun olmadığını ve tüm bunların sonucunda
Avrupa’nın sanayide çok ilerlemesinin tank, uçak, denizaltı gibi müthiş savaş
teknolojileri geliştirdiğini ve bunların karşısında Dinimizin ve Vatanımızın
nasıl korunacaığını sorar. Çözüm olarak ‘’Avrupa medeniyetine tam bir biçimde
girmek’’ der. Oysa kendi hemde aynı kitapta milli kültürü kuvvetli olan
milletlerin yüksek medeniyetlere politik anlamda hep üstün geldiğini
söylemişti. Maalesef kitap bunun gibi bir sürü çelişkilerle doludur.
Kitap sloganlarıyla daha da ilginçtir
‘’milletini tanı, ümmetini tanı, medeniyetini tanı’’, ‘’Türk milletindenim,
İslam ümmetindenim, Batı Medeniyetindenim’’. Bu sloganların amacı kimlik
oluşturmak istenmesidir. Cumhuriyeti kurmuş olan Devlet-i Ali’nin
askeri-seküler elitleri vatandaşları şekillendirilecek nesneler olarak görmüş
ve bu hakkı kendilerinde bulmuşlardır. Bu da bizlere Fransız Devrimi sonrası
iktidarı ele geçiren Jakoben’leri hatırlatmaktadır. Jakobenler de toplumu kendi
keyiflerine göre şekillendirmeyi kendilerinde hak olarak görmüşler,
müdahelelerde sınır tanımamışlardı. Diğer ortak nokta ise iki kesiminde
milleytçi temeller üzerinde hareket etmesiydi. Milliyetçilik akımının Fransız
Devriminden sonra başladığı kabul edilmektedir fakat Türk Milliyetçiliğinin
zihinsel yapısı kopya derecesinde aynıdır görüldüğü gibi.
Gökalp dil konusuna da eğilmiştir. Dil o
dönemde gerçekten çok ciddi bir sorundu ve hala günümüzüde de bu sorun devam
etmektedir. En basitinden; Gökalp yazı
diliyle halkın konuşma dilinin aynı olmasını savunmuştur. Ülkelerin
kullandıkları dilin başkentlerine ait olduğunu fakat İstanbul’a (buradan o
zamanlar Ankara’nın geçici başkent olacağı düşünüldüğü varsıyalabilir) ait
dilin arapça farsçanın gramer etkisiyle yapaylaşıp halkın geri kalanına da
zorla kabul ettirilemeyeceğini söylemiştir. 2013 yılında ise dilde sadeleştirme
yanlısı Gökalp’in kitabın okurken
anlayamadığımız Arapça-Farsça kökenli kelimelerin çıkması da sorunun günümüze
kadar geldiğini göstermektedir.
Gökalp dil üzerine birçok tartışmaya daha
girdikten sonra ‘’milli edebiyat’’, ‘’milli müzik’’ gibi konulara
girmiştir. Zihniyet yapısı itibariyle
toplum mühendisliğinden vazgeçememektedir.
‘’Doğu müziğine gelince; bu, tamamen eski halinde kaldı. Bir taraftan
çeyrek sesleri koruyordu diğer yönden armoniden hala yoksun bulunuyordu. Farabi
tarafından arapçaya(kitapta yayınevinden mi kaynaklı, yoksa Gökalp’in mi
tercihidir bilinmez Türkçe hep büyük harfle yazılır, arapça, osmanlıca ve
farsça hep küçük harflerle-kamer yayınları) aktarıldıktan sonra bu hasta
müzik sarayların rağbetiyle’’
Milliyetçilik iddiasında bulunan, 200 sayfalık
kitabında 2000 tane ‘’Türk’’ kavramı yazan biri Doğu Kültürü’ne duyduğu nefreti
bir farkında olmadan çok net biçimde yazıya dökmüştür. Oysaki Türk Milleti
Doğu’ya aittir. Tarihinin son 1000 yılını bu topraklarda geçirmiş, bu kültüre
adapte olarak yaşamıştır. Maalesef Gökalp bunları görememektedir. Doğu
müziklerine cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren büyük kin duyulmuştur.
Cumhuriyet rejimi kinini eyleme dönüştürmüş, uzun yıllar boyunca Doğu
Müziği’nin icra edilmesini ve dinlenmesini yasaklamıştır.
Doğu’ya ve ona ait olana duyulan kin kadar
Osmanlı’ya karşı da büyük bir kin ve nefret duyguları bulunmaktadır. Gökalp ‘’
Diğer sanatlarımız tamamıyla halk tarafından yaratıldıkları için, tamamen
millidirler. Dans, mimari, nakkaşlık, ressamlık, hattatlık, marangozluk,
demircilik, çiftçilik(?), boyacılık, çulhacılık, halıcılık, kilimcilik vs..
Osmanlı yüksek tabakası; bedenle ilgili olan veya el aracılığıyla yapılan bu
işleri sıradan saydığı için halka bırakmıştır.’’ Oysa ki Topkapı Saray
Müzesi’ne, Dolmabahçe’ye gidilirse en
basitinden Osmanlı Padişahlarının yaptıkları ve yaptırdıkları resimler
görülebilir. Osmanlı döneminin en ünlü
tablosu belki de ‘’Kaplumbağa Terbiyecisidir’’, sanatçısı Osman Hamdi Bey ise
üst düzey bir yöneticidir. Halk tarafından kaç tane resim yapılmıştır? Göçebe yaşamış bir toplumun üst düzey mimari
yeteneklere sahip olması neyle açıklanabilir? Esasen bu zihniyet Türk
Milleti’ne en büyük zararı vermektedir objektif davranmayarak. Türk Milleti
efsanelerle, ona atfedilen özelliklerle değer kazanmaz, tarihe attığı imzasıyla
ve hoşgörülü adil yönetimiyle kendini göstermektedir.
Ayrıca Gökalp milli sanatlarımızı(?) sayarken
gerçekten milli olan ve dünya çapında meşhur olan sanatlarımızı maalesef
unutmuştur. İlginç yanı bu sanatlarımız halka ait olan sanatlardır.
Çinicilik(Özellikle İznik) ve Camcılık(Beykoz İşi)
Ziya Gökalp’te etnosentrik algılamalar
vardır. ‘’Büyük milletlerden her biri, medeniyetin özel bir alanında
birinciliği kazanmıştır. Eski yunanlılar estetikte, Romalılar hukukta,
yahudilerle araplar(yine küçük yazılmış) dinde(!?!), Fransızlar edebiyatta,
Anglo Saksonlar ekonomide, Almanlar müzik ile felsefede, Türkler de ahlakta
birinciliği kazanmışlardır’’
Ziya Gökalp’in bakış açısı kesinlikle normal
insanlardan daha farklıdır. Dönemine göre üstün bir hukuk sistemi
geliştirmiştir Romalılar. Peki geliştirdikleri sistem günümüz şartlarına ya da
20 yy a uygulanabilir miydi ? Gökalp
şüphesiz milletleri koşu pistindeki atletler gibi görme eğilimindedir.
Subjektif değer yargılarını dayatmaktadır ve kesin doğru olarak görme yanılgısı
içerisindedir. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki siyasal elitlerin tutumu da
kesinlikle buydu; onları istekleri gerekliydi, düşündükleri doğruydu. Onlar bir
şeyden hoşlanıyorsa güzeldi ve diğerleri de hoşlanmalıydı. Halk nasıl olsa
zamanla alışırdı cahil oldukları için zamana ihtiyaçları vardı. Bilgi
birikimleri artınca onlar da gerçeği anlayacaklardı. Ya onlar da yönetime talip
olmaya kalkarlarsa? İşte bu çelişki zamanında görülen yönetsel çelişkilerin
temelidir.
Ziya Gökalp o kadar dahiyane kullanmıştır ki
kelimeleri ciddi mi yoksa çok ustaca ironi mi yapıyor? Anlaşılamamaktadır. Türkler’de ahlakı anlatırken bunları
sınıflandırmıştır; Vatani ahlak, Aile ahlakı, Cinsel ahlak gibi.. Vatani ahlakı
anlatırken Mete Han ile Tatarlar arasındaki diplomatik bir krizden bahsetmektedir.
Tatar Hakanı’nın savaş bahanesi olarak Mete Han’ın en sevdiği eşini istediği,
Mete Han’ın ise savaştan dolayı vatanının zarara uğramaması, savaş çıkmaması
için eşini gönderdiğini anlatır. Aynı yazar birkaç sayfa sonra aile ahlakından
bahsedecektir. İlginç bir diğer konuysa husumetin ‘’Tatar Hakanı’’ yani Türkler
arası olmasıdır. Ziya Gökalp’ın buradaki düşünce yapısının izdüşümü tarihten
gelmektedir. Herşey vatan içindir,
halkta devlet içindir. Kişiler vatanın çıkarları sözkonusu olduğunda eşlerini,
ahlaklarını feda edebilirler, bu normaldir. Maalesef tarihimiz boyunca
özellikle de yakın tarihimizde ‘’vatana’’ en çok zararı da bu görüş ve görüşe
sahip kişiler vermiştir.
Ziya Gökalp;
‘’Eski yunanlıların medeniyette öğretmenleri İskitler, eski
Keldanilerin Sümerler olduğu gibi eski Germenlerin üstatları ver
öğretmenleri de Hunlardı’’ der. Aslında bu cümle ‘’Türkçülüğün Esaslarının’’
tarihimizde ne kadar önemli olduğunun bir kanıtıdır. 1930 yılında Mustafa Kamal
Atatürk tarafından desteklenen ‘’Türk Tarih Tezi’’ ve ‘’Güneş-Dil Teorisi’’ bu
kitaptan etkilenmiştir. Bu tarz saçma, bilimsellikten uzak görüş ve fikirlerin
amacı kesinlikle kişilerin bağlı bulunduğu milletleri yüceltmek istemesiyle
alakası yoktur. Objektif olarak bakılacak olursa Türkler tarih boyunca çok
büyük işler başarmışlardır, onur duyulacak bir millettir. Şüphesiz istisnalar
da vardır. Durum bu kadar net iken Saçma çabalar içine girilmesinin nedeni
piskolojik olarak yetersizlik, kendi tarihini küçük ve hor görme, Batı’ya karşı
aşağılık kompleksinden kaynaklanmaktadır.
Kızılderililer gerçekten akrabamız olabilirler, aramızda büyük
benzerlikler olabilir fakat bunu kanıtlamak için genetik, arkeoloji vb… bilim dalları yardımcı olmalıdır. Niagara
şelalesinin adını orayı gören Türklerin ‘’Ne yaygara! Ne yaygara !’’
tepkisinden aldığını düşünmek bile bilim adamlarımız için itibarlarının
zedelenmesi ve ülkemiz için utanç kaynağıdır.
Ziya Gökalp Batı’nın gelişmelerinden birini de
‘’işbölümü’’ ve ‘’uzmanlaşmaya’’ bağlamıştı. Durumun tersi olarak kendisi düşünsel
alanda sadık kalmamıştır. ‘’Dinde Türkçülük’’ bölümünde kişisel olarak halkın
Türkçe ilahi bölümlerinde daha şevkle ibadet ettiğini düşünmüş bu sebeple
ibadetlerin Türkçe yapılması gerektiğini söylemiştir.
Ziya Gökalp’in kitapta belirttiği iktisadi
düşüncelerine gelirsek; genel olarak devletçi ekonomik yapıyı benimser.
İngilizler’in, Almanlar’ın çok güçlü ekonomik yapıya sahip olmasından dolayı
açık pazarı olumsuzlar. Gümrük vergisinin sadece güçlü ekonomilerin işine
yaradığını düşünür çünkü onlar sürekli hammadde ithal edip, fabrikasyon
ürünlerini ihraç ederler. Sanayileşme kaçınılmaz olarak milli-ekonomik
programımız olmalıdır ona göre.
Ziya Gökalp’in Türkçülüğe dini değerler
atfetme çabası kitapta çoğu yerde görülmektedir. Tezlerini, görüşlerini
kuvvetlendirmek için ‘’Aşkın bir Güç’’ ten destek almış olabilir. Bunu
tarihimizden gelen ‘’Kut’’ anlayışıyla bağdaştırabıiliriz. ‘’Türkiye’de
Allah’ın kılıcı halkçıların pençesinde ve Allah’ın kalemi Türkçülerin
elindeydi. Türk vatanı tehlikeye düşünce, bu kılıçla bu kalem birleştiler. Bu
birleşmeden bir toplum doğdu ki adı Türk Milleti’dir.’’ Burada destanlaştırma, efsaneleştirme çabası
da görülür. Tarihteki Oğuz Kağan, Ergenekon destanı gibi olaylara gönderme yapılmak
istenmiş olabilir.
Gökalp kitabını sonlandırırken zamanında bütün
milletleri yendiğimizi şuan medeni
anlamda geri olduğumuzu, medeni anlamda ilerlediğimiz zaman tekrar dünyanın
egemenliğini ele geçireceğimizi söylemiştir. Bunu gelecek nesillerden beklemektedir.
‘’Ey; bugünün Türk genci! Bütün bu işlerin yapılması, yüzyıllardan beri seni
bekliyor.’’ diyerek kitabını
sonlandırmıştır.
Şüphesiz ‘’Türkçülüğün Esasları’’ içerik kalitesi olarak fazla anlam ifade
etmese de Türkiye Cumhuriyeti’ni etkilemiştir.
Mustafa Kamal’ın bu kitaptan çok etkilendiği bilinmektedir. " benim etimin kemiğimin babası Ali Rıza efendi,
fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp'tir " demiştir.
Kitabın dikkat çekici unsurlarından biri de
Türk tarihini kopuk olarak ele almasıdır. Osmanlı’nın başarılı dönemlerinden,
kişilerinden bahsetmez. Orta Çağ’da Selçuklular, Memlukler dönemindeki yaşam
stili ele alınmaz. Örnekler sürekli eski Türk tarihindendir. Bu bilinçli,
siyasi bir tercihtir.
Kitabı değerli yapan Türkiye tarihinin ilk
örneklerinden olmasıdır. Günümüze yayımlansaydı büyük bir ihtimalle Ulusal
Tv’de 3 ay reklamı yapılacak ve kampanyalı satılacak ve sonrasında unutulacak
bir kitap olacaktı. Ziya Gökalp ise bu
performansının karşılığı olarak Sözcü gazetesine yazar olarak atanacaktı.
‘’Türkçülüğün Esasları’’ sadece bir kitap
değildir. Tarihten günümüze ulaşmış bir zihniyet yapısının birikimidir. Bu
birikim kitabın her bölümünde fışkırır ve kendini gösterir. Bir dönemi ve arkasındaki zihniyet yapısını
öğrenmek isteyenlerin başvuracağı ilk kaynaklardan biridir. Cumhuriyetin ilk
yıllarının özetidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder