bir temmuz günüydü, aynı
bugünler gibi. sabah erken saatte dersim olduğundan arabayı alıp okula
gitmiştim. önceki gece, babam, öğleden sonra önemli bir işi olduğunu
söylemişti; yani arabayı geri getirmemem gerekiyordu. kendisi emekli
olduğundan, nadiren önemli bir işi olurdu. öğleden sonra arabayı getirdim.
alttan zili çalıp aşağıya inmesini söyledim. "yeni gençlik"
olduğumdan, pek salonda oturan bir tip değilim, genel olarak babamla
ilişkilerim de iyi değildir. hatta arabayı alma muhabbeti olmasa, gün içindeki
muhabbettim yok denecek kadar azdır. apartman kapısından bir iki adım geri
çıkıp, babamı beklemeye başladım. camın gerisinde, merdivenlerden inerken
kendisini gördüğümde, "ne kadar yaşlanmış babam" diye geçirmiştim
içimden. gözlerinin altı mosmordu. gece iyi uyuyamadığını düşündüm, geceleri
iyi uyayamaz genelde. kapıyı açıp yanıma geldiğinde her zaman ki gibi
"naber" demişti. ben de her zamanki gibi "nolsun".
boynundan sarkan gözlüklerine takıldı gözüm, beyaz saçları ve kahverengi
tişörtü ile tam bir "dede" olmuştu.
"beni de bahçeliye bırakır mısın?" deyince, "tabii atla" dedi. o şoför koltuğuna ben de yanına oturdum. sigara içtiğinden, bol bol balgam atardı. ben kendimi bildim bileli böyle. arabadaki selpaklardan birini alır ve içine tükürürdü. az ilerlemiştik ki, gene selpağa uzandı. o selpağa tükürürken, ben yola bakıyordum. yanımda bi ses geldi, dönüp baktığımda selpağın kan içinde kaldığını gördüm. birkaç saniye bakakaldık, hiç konuşamadık. benim o sırada kanser, aklımın ucundan dahi geçmemişti. saçma sapan bahaneler üretiyordum, ağzında yara mı var gibi. babam ise gayet ciddi idi. ağzından tek kelime çıkmıyordu. müziğin sesini açmıştı. ben ona doktora gitmesini tembihlerken, bahçeliye vardık. inerken, sağol demek için göz göze geldiğimizde, saklayamamıştı, korktuğunu.
ertesi gün kanser olduğu haberi geldi. akciğer kanseri. ölüm oranı en yüksek kanserlerden.
o günden sonra, babamın hayatı değişti.
bir anda alt üst olmuştu her şeyi. yaşamak istediği, görmek istediği bir çok şey vardı ama onları görüp göremeyeceği belirsizdi. geleceğe dair her şeyi hayallere dönüşmüştü bir anda. kanser haberini almasıyla birlikte, koca bir parantez açmıştı hayatına, kapandıktan sonra cümle devam edecek mi bilinmeyen. şu an için tek yapabildiği umut etmekti. 50 sene sigara ve avucunda kala kala sadece "umut" kalmıştı.
her hafta kemoterapiye gidiyor, yanında da her seferinde aileden bir refakatçi oluyordu. bir seferinde ben gittim. gitmekten çekiniyordum. babamla aram hiç iyi olmamıştı, muhabbetimiz yok denecek kadar azdı ve ben, onun, geçmişi telafi etme çabasına gireceğinden korkuyordum. benden büyüklük bekleyecek kadar küçülmesini istemiyordum. bu zor gününde onu böyle bir duruma sokmak istemiyordum.
beklediğim olmadı. havadan sudan muhabbet ettik. uzun uzun bana bakıyor ben de göz göze gelmemek için camdan dışarı bakıyordum. farkında değilmişim gibi. neden öyle derin derin baktığını tahmin etmek zor değildi. belki de bir daha hiç göremeyeceği oğluna bakıyordu. henüz üniversiteden mezun olmamış oğluna bakıp, mezun olduğumu, işe girdiğimi, ilk maaşımla onu yemeğe götürdüğümü, düğünüm de karşılıklı oynadığımızı, eşimle birlikte eve kahvaltıya geldiğimiz sabahları, torunlarını hayal ediyordu. peki ya siz bu çaresizliği hayal edebiliyor musunuz?
babam 64 yaşındaydı ve en küçüğü benden 8 yaş büyük 4 çocuğu vardı. ablalarımın hepsi evliydi. iş kadını olan ablalarımın hiçbirinin çocuğu yoktu o zamanlar. ömrünün büyük bir kısmı boyunca yetiştirdiği evlatlarından başka kimsesi olmayan yaşlı ve hasta bir adamdı. kanser olduğunu öğrenmeden önce, anneme "bu kızlar neden çocuk yapmıyor?" diye soruyordu. torun özleminde olan ve belki de o torunları hiçbir zaman göremeyecek, büyümelerini, kendisine dede diye seslenmelerini duyamayacak yaşlı ve hasta bir adamdı...
ardında bırakacağı o kadar çok şey vardı ki...
kemoterapiden sonra bir karar verilmesi gerekiyordu. ameliyat mı yapılacak yoksa radyoterapi ile devam edilip ameliyatsız teknikler mi denenecekti. ameliyat ile ciğerin yarısının alınması gerekiyordu. doktorların hepsi ameliyat demesine rağmen, ameliyat istemedi babam. saç kalmamış kafasını saklamak için devamlı bereyle dolaşan babam, radyoterapiye başladı.
uzunca bir süre evden dışarı, tedaviler hariç, adımını atmadı. önceden evde her şeye karışan, en ufak detaydan tartışma çıkaran, bağıran çağıran o adam, artık o kadar sessiz ve sakindi ki ailecek huzursuz olmuştuk. salonda televizyonun karşısındaki yatağında gün boyu ya televizyon izliyor ya da uyuyordu. ama kanımca dışarıdan görünendi bu sadece; o yatakta yattığı müddetçe kendini düşünüyordu: geçmişini ve düzeltmek için zamanı olmadığı şeyleri; geleceğini, yaşamak için zamanının olmadığı şeyleri; bugünü ve geride bıracaklarını. ve tüm çabası eğer olur da, her şey biterse düzeltemediklerine, göremeyeceklerine ve ardında bıracaklara üzülmemek için bahaneler üretmekti. zira bütün bunların tek nedeni kendisi idi. "herkes ölür sonuçta, ölmeyen mi var" diye gülümseyerek tiye alıyordu her şeyi. güçlü gözükmeye çalışıyordu.
50 küsür senedir sigara içen, doktorlara "sigara benim ilacım" diyen kafa tutan babam, sigarayı "bir günde" bıraktı. selpağın üzerinde kan gördüğü o gün.
ve ben merak ediyorum.
sigara içenler kendinilerini çok farklı bir geleceğin beklediğini mi sanıyor?
her gün "keyif için" içine çektikleri zehirin, ileride kendilerini çok "mutlu" bir hayata taşıyacağını mı sanıyor?
bugün, ileride başına gelebilecekleri düşünmeden, onun bunun suratına duman üfleyip, çok keyif alıyorum abi diyenler; ölüme meydan okuduğunu sanacak kadar olgunlaşmamış zihinler gerçeklerin ne kadar farkında?
ileride böyle bir hayatı kendisine ve ailesine "armağan" etmekten rahatsızlık duymayacak, bu benim hayatım kim karışır diyen "şahane" bireyler; sonucunu bile bile sigara içmeye hevesle devam eden ölüme meydan okuyan "cesur" insanlar...
ama en çok da, ileride nasılsa öleceğiz, bari sigaradan ölelim basitliğindekiler..
umarım hayat size bunları yaşatmaz.
pişman olmazsınız.
"beni de bahçeliye bırakır mısın?" deyince, "tabii atla" dedi. o şoför koltuğuna ben de yanına oturdum. sigara içtiğinden, bol bol balgam atardı. ben kendimi bildim bileli böyle. arabadaki selpaklardan birini alır ve içine tükürürdü. az ilerlemiştik ki, gene selpağa uzandı. o selpağa tükürürken, ben yola bakıyordum. yanımda bi ses geldi, dönüp baktığımda selpağın kan içinde kaldığını gördüm. birkaç saniye bakakaldık, hiç konuşamadık. benim o sırada kanser, aklımın ucundan dahi geçmemişti. saçma sapan bahaneler üretiyordum, ağzında yara mı var gibi. babam ise gayet ciddi idi. ağzından tek kelime çıkmıyordu. müziğin sesini açmıştı. ben ona doktora gitmesini tembihlerken, bahçeliye vardık. inerken, sağol demek için göz göze geldiğimizde, saklayamamıştı, korktuğunu.
ertesi gün kanser olduğu haberi geldi. akciğer kanseri. ölüm oranı en yüksek kanserlerden.
o günden sonra, babamın hayatı değişti.
bir anda alt üst olmuştu her şeyi. yaşamak istediği, görmek istediği bir çok şey vardı ama onları görüp göremeyeceği belirsizdi. geleceğe dair her şeyi hayallere dönüşmüştü bir anda. kanser haberini almasıyla birlikte, koca bir parantez açmıştı hayatına, kapandıktan sonra cümle devam edecek mi bilinmeyen. şu an için tek yapabildiği umut etmekti. 50 sene sigara ve avucunda kala kala sadece "umut" kalmıştı.
her hafta kemoterapiye gidiyor, yanında da her seferinde aileden bir refakatçi oluyordu. bir seferinde ben gittim. gitmekten çekiniyordum. babamla aram hiç iyi olmamıştı, muhabbetimiz yok denecek kadar azdı ve ben, onun, geçmişi telafi etme çabasına gireceğinden korkuyordum. benden büyüklük bekleyecek kadar küçülmesini istemiyordum. bu zor gününde onu böyle bir duruma sokmak istemiyordum.
beklediğim olmadı. havadan sudan muhabbet ettik. uzun uzun bana bakıyor ben de göz göze gelmemek için camdan dışarı bakıyordum. farkında değilmişim gibi. neden öyle derin derin baktığını tahmin etmek zor değildi. belki de bir daha hiç göremeyeceği oğluna bakıyordu. henüz üniversiteden mezun olmamış oğluna bakıp, mezun olduğumu, işe girdiğimi, ilk maaşımla onu yemeğe götürdüğümü, düğünüm de karşılıklı oynadığımızı, eşimle birlikte eve kahvaltıya geldiğimiz sabahları, torunlarını hayal ediyordu. peki ya siz bu çaresizliği hayal edebiliyor musunuz?
babam 64 yaşındaydı ve en küçüğü benden 8 yaş büyük 4 çocuğu vardı. ablalarımın hepsi evliydi. iş kadını olan ablalarımın hiçbirinin çocuğu yoktu o zamanlar. ömrünün büyük bir kısmı boyunca yetiştirdiği evlatlarından başka kimsesi olmayan yaşlı ve hasta bir adamdı. kanser olduğunu öğrenmeden önce, anneme "bu kızlar neden çocuk yapmıyor?" diye soruyordu. torun özleminde olan ve belki de o torunları hiçbir zaman göremeyecek, büyümelerini, kendisine dede diye seslenmelerini duyamayacak yaşlı ve hasta bir adamdı...
ardında bırakacağı o kadar çok şey vardı ki...
kemoterapiden sonra bir karar verilmesi gerekiyordu. ameliyat mı yapılacak yoksa radyoterapi ile devam edilip ameliyatsız teknikler mi denenecekti. ameliyat ile ciğerin yarısının alınması gerekiyordu. doktorların hepsi ameliyat demesine rağmen, ameliyat istemedi babam. saç kalmamış kafasını saklamak için devamlı bereyle dolaşan babam, radyoterapiye başladı.
uzunca bir süre evden dışarı, tedaviler hariç, adımını atmadı. önceden evde her şeye karışan, en ufak detaydan tartışma çıkaran, bağıran çağıran o adam, artık o kadar sessiz ve sakindi ki ailecek huzursuz olmuştuk. salonda televizyonun karşısındaki yatağında gün boyu ya televizyon izliyor ya da uyuyordu. ama kanımca dışarıdan görünendi bu sadece; o yatakta yattığı müddetçe kendini düşünüyordu: geçmişini ve düzeltmek için zamanı olmadığı şeyleri; geleceğini, yaşamak için zamanının olmadığı şeyleri; bugünü ve geride bıracaklarını. ve tüm çabası eğer olur da, her şey biterse düzeltemediklerine, göremeyeceklerine ve ardında bıracaklara üzülmemek için bahaneler üretmekti. zira bütün bunların tek nedeni kendisi idi. "herkes ölür sonuçta, ölmeyen mi var" diye gülümseyerek tiye alıyordu her şeyi. güçlü gözükmeye çalışıyordu.
50 küsür senedir sigara içen, doktorlara "sigara benim ilacım" diyen kafa tutan babam, sigarayı "bir günde" bıraktı. selpağın üzerinde kan gördüğü o gün.
ve ben merak ediyorum.
sigara içenler kendinilerini çok farklı bir geleceğin beklediğini mi sanıyor?
her gün "keyif için" içine çektikleri zehirin, ileride kendilerini çok "mutlu" bir hayata taşıyacağını mı sanıyor?
bugün, ileride başına gelebilecekleri düşünmeden, onun bunun suratına duman üfleyip, çok keyif alıyorum abi diyenler; ölüme meydan okuduğunu sanacak kadar olgunlaşmamış zihinler gerçeklerin ne kadar farkında?
ileride böyle bir hayatı kendisine ve ailesine "armağan" etmekten rahatsızlık duymayacak, bu benim hayatım kim karışır diyen "şahane" bireyler; sonucunu bile bile sigara içmeye hevesle devam eden ölüme meydan okuyan "cesur" insanlar...
ama en çok da, ileride nasılsa öleceğiz, bari sigaradan ölelim basitliğindekiler..
umarım hayat size bunları yaşatmaz.
pişman olmazsınız.
kaynak: Ekşisözlük sigara başlığından alınmıştır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder